Kayıt Ol
e Ticaret Türkiye Türkiye'nin Online Ticari Ekosistemi.
E Ticaret Türkiye

Morfolojik özellikleri Zeytin,boylu bir çalı veya 10 metreye kadar boylanabilen, sık dallı, yayvan tepeli, herdem yeşil yapraklı bir ağaçtır. Geniş, kıvrımlı, yamru yumru bir gövdesi vardır. Ağaç yaşlandıkça, düzgün gri renkli gövde kabuğu giderek çatlar. Ağacın tacı (tepesi), yaklaşık olarak artan boy kadar her sene genişler. Uzun ömürlü bir ağaçdır, yaklaşık 2000 yıl kadar yaşayabilir. Verimli topraklarda taç açık ve asimetrik, verimsiz topraklarda ise daha yoğun ve yuvarlaktır. Sürgünleri gri renkli, dikensiz ve hemen hemen üç köşelidir. Mızraksı, çok kısa saplı, deri gibi sert yaprakları sürgünlere karşılıklı çiftler halinde dizilmiştir. Yaprakları basit, tam kenarlı ve kenarlar alt yüze doğru hafif kıvrıktır. Yaprağın boyu 20–86 mm, genişliği de 5–17 mm’dir. Yaprakların ucunda sivri bir çıkıntı bulunur. Yaprağın üst yüzü koyu gri-yeşil ve tüysüz, alt yüzü mavimsi gümüşi renkte ve beyaz sık ipeksi tüylerle kaplıdır. Baharın sonlarına doğru yaprakların koltuğunda seyrek salkımlar halinde açan, küçük beyazımsı-sarı renkli, kokulu çiçekleri vardır. Rüzgârların taşıdığı çiçek tozlarıyla döllenen çiçekler etli ve yağlı meyve verir. Meyve önce yeşil, olgunlaştıktan sonra da parlak siyah bir renk alır. Etli meyvenin içinde sert bir çekirdek vardır. Meyvenin etli kısmından ve çekirdeğinden elde edilen "yağı" bakımından çok değerli bir ağaçtır. Aynı zamanda ağacının çok heybetli ve estetik bir görünümü vardır. Odunu çürümeye karşı son derece dayanıklıdır. Kullanımı Zeytinin yaprağında tanen, uçucu yağlar, organik asitler ve rezin bulunur. Yapraklar ve gövde kabuğu % 5 çay (infüzyon) halinde iştah açıcı, idrar söktürücü ve ateş düşürücü olarak kullanılır. Şeker hastalığında kullanım alanı olduğu gibi, tansiyon düzenleyici olarak da bilinir. Dermokozmetik amaçlı kullanılmaktadır. Zeytinyağlı şampuanlar saç dökülmesini engeller, saçın çabuk uzamasını sağlar, lezyonlu saçlı deriyi onarmaya yardımcı olur ve kepek oluşumunu engeller. Zeytinyağlı sıvı sabun, duş jelleri, katı sabun, bebek şampuanları cildi olumsuz dış etkenlere karşı korurlar. Cildi güzelleştirip yaşlanmasını geçiktirerek ciltteki kırışıklık oluşumunu engeller. Zeytin dayanıklılığın sembolüdür. Doğal zeytinyağlı dermokozmetik ürünler cilldimizde kimyasal kalıntılar bırakmadığından dünyada kullanımları giderek artmaktadır. Yüzyıllardır Akdenizlilerin sağlık ve güzellik kaynağı olmuştur. Kutsal metinlerde de şifa kaynağı olduğu belirtilmiştir. Türkiye'deki üretimi Sele zeytin Dünya zeytin üretici ülkeleri arasında; ağaç varlığı açısından Türkiye 4'ncü, alan açısından da 6’ncı sırada yer alır. Böylece dünya zeytinyağı üretimine % 8 oranında katkıda bulunur, sofralık zeytin üretiminde de İspanya’dan sonra 2’nci, tüketimde ise 1inci sırada yer alır. Marmara Bölgesi'nin ağaç varlığı açısından Türkiye içindeki payı da % 10 olarak belirlenir. Ayvalık, Mudanya, Edremit Körfezi, Orhangazi, İznik, Gemlik ve Yalova gibi yerlerde yoğun olarak bulunur. Ege Bölgesi`nde Manisa ilinin Akhisar ilçesi 12 milyon adet zeytin ağacı ile Türkiye’nin en büyük zeytin ve zeytinyağı üreticisi konumundadır. İbrahim Ergün ve ekipi Zeytin toplarken Zeytin; ayrıca fabrikalarda işlenerek zeytinyağına da dönüştürülür. Zeytinciliğin dünya ekonomisindeki yeri Zeytin ihraç eden ülkeler Türkiye, İspanya ve Yunanistan’da kişi başına yıllık zeytinyağı ve diğer bitkisel yağların, 1951 ve 1981 yıllarındaki tüketim miktarları ve yüzde değerleri ise Tablo 4'te verilmiştir 13. Türk insanının kişi başına yıllık yağ tüketimi 30 yıl içinde artış gösterirken, zeytinyağının bundaki payı % 40'dan 17'ye düşmüştür. İspanya hariç diğer ülkelerde oransal olarak zeytinyağı tüketimi azalmış olsa da kg olarak bir artış olmuştur. Türkiye'de zeytin üretimi Ege, Marmara, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yapılmaktadır. Zeytin yetişen 35 ilin dörtte birinde ağaçlar Türkiye ortalamasının altında verime sahiptir. Zeytin Üretiminde Başı Çeken Ülkeler (2003 yılı verileri) Sırası Ülke Yıllık Üretim (ton) Ekili Alan (hektar) Gelir (q/Ha) — Dünya 17,317,089 8,597,064 20.1 1 İspanya 6,160,100 2,400,000 25.7 2 İtalya 3,149,830 1,140,685 27.6 3 Yunanistan 2,400,000 765,000 31.4 4 Türkiye 1,800,000 594,000 30.3 5 Suriye 998,988 498,981 20.0 6 Tunus 500,000 1,500,000 3.3 7 Fas 470,000 550,000 8.5 8 Mısır 318,339 49,888 63.8 9 Cezayir 300,000 178,000 16.9 10 Portekiz 280,000 430,000 6.5 11 Lübnan 180,000 230,000 4.5 Faydaları[değiştir Besleyici değeri çok yüksek olan bir besindir. Zeytinde bol miktarda bitkisel protein, yağ, A, C, E vitaminleri ile kalsiyum, fosfor, kükürt, klor, magnezyum mineralleri vardır. Kalp ve damar sağlığı için çok faydalı olan zeytin, yaşlanmanın etkilerini de azaltır. Dermokozmetik amaçlı kullanıldığında cilde güzellik verir. Saç dökülmesini engeller, kepeği önler, saçları kuvvetlendirir. Kırışıklıkları giderir. Makyaj kimyasallarının oluşturabileceği olumsuz etkileri azaltır. Cilt hastalıklarının oluşumu önlemeye yardımcı olur. Zararlıları Birincil zeytin zararlıları Zeytin sineği (Bactrocera oleae) Zeytin güvesi (Prays oleae) Zeytin kara koşnili (Saissetia oleae) Zeytin kabuklu biti (Parlatoria oleae) Zeytin pamuklu biti (Euphyllura olivina) İkincil zeytin zararlıları Filizkıran (Hylesinus oleiperda) Dalkurutan (Resseliella oleisuga) Zeytin tripsi (Liothrips oleae) Ağaç sarı kurdu (Zeuzera pyrina) Zeytin fidan tırtılı (Palpita unionalis) Zeytin yaprak siğili ( Dasineura oleae) Yara koşnili ( Pollinia pollini)...
Çökertme Butik

” Bodrum’a gelip Gökova’ya açılmamak, sarayın kapısına gelip içeri girmemektir.” H. Balıkçısı Okluk Koyu Sadun Boro, Gökova’yı dünyanın cenneti, Okluk koyunu da Gökova’nın en iyi koyu, incisi diye tarifler. Batıdan gelirken, Ayin koyundan sonra, Doğudan seyirde ise Karacasöğütü dümen suyunuzda bırakıp varırsınız Okluk koyuna. Koy aslında Değirmendere bükü diye adlandırılır. Kuzeyden bu büyük koya giriş yaptığınızda sancağınızda İngiliz koyunu görürsünüz. Buraya Dünya savaşında geceleri Alman gemilerini bombalayıp, sabahın ilk ışıkları ile koya sığınıp saklanan İngiliz muhriplerinden dolayı bu isim verilmiştir. Hemen altında koyun tam güneyinde Cumhurbaşkanlığı konutu ve iskelesini görürsünüz. Ve iskele tarafına dümen tutarsanız önce Sadun Boro üstadın diktiği Deniz kızı heykelinin yanından geçer, sonra da bir muazzam koy olan Okluk’a varırsınız. Koyu çepeçevre saran, çeşit çeşit ağaçlardan oluşan orman, cam gibi akisler yaratan bir sakin deniz ve karşı sırtlarda demirdeki envai çeşit yerli yabancı tekneler görsel coşku yaratır yüreğinizde. Iki iskele ve iki lokanta vardır burada. Karaya çıkarsanız Sadun Boro’nun bu cennete yerleri korumak için 1986 yılında ilk kez kaleme aldığı panodaki yazıyı okursunuz. Orman yolları arıların mevsimi hariç özellikle nisan ve ekim de yağmurun getirdiği, ıslak toprak kokusu eşliğinde dolaşmaya cezbeder insanı. Tepelere varıp da aşağı baktığınızda Sadun Boro’nun ne denli haklı olduğunu anlarsınız. Görüntü hafızalara kazınır. En meşhur yemeği de orfoz buğlamasıdır lokantaların. Sabah kahvaltı öncesi botla yapılan bir Değirmendere bükü gezintisi doyumsuzdur. Dışarıda ister Kıran ister Karayel isterse de Lodos hüküm sürsün, içerisi göl gibidir. Sedir Adası Sedir Adası ( Kleopatra adası )… Mavinin her tonundaki deniziyle ve Dünya üzerinde kolay kolay görülemeyecek bir özelliğe sahip olmasıyla, Marmaris ‘in hatta Türkiye ‘nin en önemli turizm bölgelerinden biridir. Binlerce sene önce Kleopatra ve Antonius Sezar’ın bu adada büyük bir aşk yaşadığına inanılır. Efsaneye göre, kendisiyle evlenmeyi kabul eden Kleopatra’ya bu coşkusunun hediyesini vermek isteyen Mısır Kralı Antonius, yaklaşık 3000 sene kadar önce balayını geçirmek üzere Kleopatra’yı götüreceği adaya Mısır’dan 60 büyük gemiyle çapları 1 milimetreden daha küçük ve her tanesi aynı büyüklükte olan kumları getirtti. Yalnızca Dünya’nın iki yerinde var olduğu bilinen bu özel kumun diğer özellikleri de ateşte yanıyor, sodalı suda kendiliğinden çoğalıyor ve büyüteç altında incelendiğinde hareket ediyor olmasıdır. Karbonatlı çamurun bir çekirdek etrafında birikmesiyle oluşan kumların denize kattığı eşsiz güzellikteki renk de, Ada’nın görülmeye değer olan diğer özelliklerinden biridir. Kumların bir benzerinin de Kızıldeniz’de olduğu bilinmektedir. Öyle ki; özellikle yabancı turistler tarafından çok fazla ilgi gören kumun korunması amacıyla çeşitli önlemler de alınmaktadır. Zeytin ağaçlarıyla kaplı Ada’da, doğal güzelliklerin yanı sıra Helenistik ve Roma dönemlerine ait antik tiyatro, agora ve antik liman kalıntıları da bulunuyor. Adada bulunan ve M.Ö. 1000’li yıllara dayandığı sanılan Dor, Pers ve Romalılardan kalma tarihi eserler ile antik tiyatro da turistlerin ilgisini çeken diğer etkenler arasında yer alıyor. Yedi Adalar Hlikarnas Balıkçısı’nın “Adalar burada gökyüzünde asılı gibi durur. Burası Gökovanın, dünyanın merkezidir” dediği yerdir 7 Adalar. Gökova körfezinin güney yakasında Amazon ile Tuzla koyu arasında kalan ve yedincisi olmayan 6 büyük , irili ufaklı da onlarca adadan oluşan 7 Adalar, buhur ağaçlarıyla doludur. Buhur amberinin kokusu burada her daim içinize dolar. 3 büyük koy, Küfre, Uzun liman ve Babuş bükü ve bir de Bekar Liman gecelenecek en ideal yerlerdir. 6 adadan en kuzeydeki Göllü ada, dalış için harika bir yerdir. Su altı faunası çok zengindir. 7 Adalar aynı zamanda yılan balıklarının efsanevi hikayesini de barındırır. Yılan balıkların buradan Bahamalara kadar 3 yıl süren bir yolculuk yaparlar. Orada yumurtlarlar ve ölürler. Yumurtadan çıkan yavrular hiç bilmedikleri koca denizlerde Gökovayı bulurlar ve 7 adalara geri dönerler. Norveçden gelen anne baba yılan balıklarının yavruları Norveç fiyordlarına, Gökovadan gelen anne babaların yavruları ise 7 Adalara dönerler. Bu muhteşem öykü Halikarnas Balıkçısı’nın Balık Bankası adlı hikayesinde çok güzel anlatılır. Burası için en iyi ziyaret zamanı Eylül ve bilhassa Ekim aylarıdır.Yaz aylarındaki Gökovanın meşhur kıran rüzgarı burayı etkilemez. Mazi Gökova sahilinde yer alan Mazı köyü, Eski çağlarda halkın korsanlardan korunmak için zeytin ağaçlarıyla çepeçevre sarıp sığındığı, Bodrum’un belki de en az bilinen köyü. O nedenledir ki halen sessiz, dingin ve özgün…. Çakıl taşlarının üzerinde attığın adımlar çıkan tek ses. Köy halkının birinci derecede geçim kaynağı halıcılık. Hemen hemen her evde rastlayacağınız tezgahlarda köyün genç kızları sarı, krem, kahverengi tonlarının ağır bastığı ünlü Milas halılarını büyük bir hızla ve heyecanla dokuyorlar. Eğer halı almak istiyorsanız tam yerine geldiniz demektir. Uygun fiyatlarla halıları hem birinci elden alabilir hem de istediğiniz ölçülerde dokutmak üzere sipariş verebil irsiniz. Meraklılarına, rast gelirlerse halıların dokunduğu yünlerin, bahçelerdeki kazanlarda kaynatılarak kök boya ile renklendirilişini izlemelerini tavsiye ederiz. Mazı’ya bağlı Hurma Sahili yıl boyunca nemsiz havası, narenciye, zeytin, çam ağaçları ile kaplı doğası ve tertemiz deniziyle Gökova Körfezindeki huzurlu tatili arayanların mekanıdır. Malta şövalyelerinin içini oyarak altın dolu küplerini sakladıkları Gözyaşı Kayasına ( aslında sunak olmalı ) çıkarak Hurma Sahilinin genel manzarasını görebilirsiniz. Bir başka kaya yapısı da koyun girişinde bulunan Kayık Kayalar. Uzaktan Viking Kanyonunu andırdığı için bu ismi olan adacığın karşısında ise yürüyüş yapıp hiçbir ücret ödemeden tertemiz bir denize girebileceğiniz kumlu plaj var. Hurma sahilinin solunda Ilgın, Sedef ve Kargılı koylarının bir özelliği de dipten karışan soğuk ve tatlı sulara sahip olması. Denizin kaynakla karıştığı yerde yüzenlerin duş ihtiyacı kalmıyor. Yazın en sıcak aylarında bile tenha olan sahilleriyle, sakin bir tatil düşleyenlerin adresi Mazı. Sırtınıza tanıdık bir dost eli değmişcesine huzur veriyor. Labranda Zeus Labraundos’un kutsal alanı olan Labranda, eski Karia’da (Güneybatı Anadolu), bağlı olduğu Mylasa (Milas) şehrinin 14 km. kuzey doğusunda yer almaktadır. En eski buluntular yaklaşık İ.Ö. 600 yılına aittir. 6. ve 5. asırlarda kutsal alan, sonradan tapınak terası olarak kullanılan alan tek küçük suni bir düzeltiden oluşuyordu. 497’de kutsal alanda bir savaş yapılmış ve Karia ordusu müttefikleri Miletlilerle beraber Pers ordusuna yenilmiştir. İ.Ö.4. yy. tapınağın en önemli devridir. Mausolos (İ.Ö.377-352) ve İdrieus (İ.Ö. 351-344) adlı satraplar zamanında burası yeni bir görünüm kazanmıştır. 355’de Labranda’daki yıllık kurban şöleninde Mausolos kendisine yönelik bir suikastten son anda kurtulmuştur. Burada yer alan bir dizi suni teras, bir veya iki giriş binası, küçük bir Dor binası (olasılıkla çeşme binasıdır), anıtsal merdiven, iki geniş ziyafet salonu (andronlar), sundurmalı yapı (oikoi diye adlandırılır), Stoa ve etrafı sütunlu Zeus Mabedi gibi yapılar bu olaydan sonra yapılmış olsa gerekir. 344’de İdrieus’un ölümüyle bu tür çalışmalara son verilmiştir. İ.S. 4. yüzyılda meydana gelen büyük bir yangın felaketi nedeniyle kutsal alan kült yeri olmaktan çıkmıştır. Mylasa’dan kutsal alana 8 m. genişliğinde olan kutsal yol ile ulaşılırdı. Bu yolun üzerindeki döşeme izleri bugün bile görülebilmektedir. Alana iki giriş binasından (propylon) biriyle geçilirdi. Bunlar Milas mermerinden yapılmış, iki sütunlu, her iki cephede İon alınlıkları taşıyan etkileyici geçit kapılarıydı. Kutsal alanın 200 m. batısında, arkası istinat duvarıyla sağlamlaştırılmış stadyum bulunmaktadır. Yarışların başlama ve bitiş taşları her iki uçta da hâlâ mevcuttur. Kutsal alanda yapılan 5 günlük şölen sırasında burada da bazı yarışlar düzenlenmiş olsa gerektir. Euromos Antik Kenti Arkaik- Klasik- Helenistik ve Roma dönemlerini kapsar. Kent, erken tarihlerinde bağımsızdı ve oldukça önemli bir yere sahipti, daha sonraları komşusu Mylasa’nın gölgesinde kalmıştır. M.Ö 5. yy ortalarında Delos Birliği’ne ( İ.Ö. 478’de Delos adasında Atinalıların önderliğinde, Anadolu şehirlerinin ve Ege denizindeki adalarda yaşayan halkların temsilcileri Pers istilasına karşı güçlerini birleştirmek için toplandılar. Her eyalet birbirleriyle ve Atina ile ittifak kararı aldı. Bu ittifakın adı Delos Birliği’dir. Bu birliğin savunma dışındaki amaçlarından biri de hala Perslerin kontrolünde olan Yunan şehirlerinin bağımsızlığını kazanmaları için askeri bir kampanya yürütmekti. Birliğin başı Atina olmasına rağmen her eyalet bir oy hakkına sahipti ) katıldı. M.Ö. 167’de Mylasa Rodos kontrolünden çıkıp Euromos üzerinde egemenlik kurmaya kalkışıncaya kadar bağımsızlığını korudu. Daha sonra Roma, Rodos ve İasos’la ittifak kurarak Helenistik (Yunanistan Makedonya’nın hakimiyeti altına girdi. M.Ö. 323/318’den M.Ö. 31 yılına dek süren Makedonya hakimiyeti dönemi Helenistik Dönem olarak da tanımlanır) ve Roma (M.Ö. 31’den M.S. 476’ya kadar devam eder) Dönemlerinde gelişti, büyüdü ve zenginleşti. Beçin Kalesi Milas’ın 5 km. kadar güneyinde 200 m. yükseklikte sarp bir kayalık üzerinde kurulmuştur. Kentin adı Ortaçağ İtalyan kaynaklarında “pezona”, Türk – İslam kaynaklarında ise “Berçin”, “Peçin” ve “Beçin” şeklinde geçmektedir. Kentten günümüze ulaşan yapı kalıntıları Milas ovasına bakan iç kale surlarla çevrili dış kale ve surlar, Kenez ve Sığmen mevkilerinde yoğunlaşmaktadır. Milas Müzesi Milas Müzesi ilk kez 1983 yılında bakanlık onayı ile Bodrum Müzesi’nden devredilen eserler ve ilçe sınırları içerisindeki kazılardan çıkan eserlerin bir araya toplanmasıyla oluşturulmuş ve 1987’de ziyarete açılmıştır. Milas İlçe merkezi ve çevresindeki antik yerleşim alanlarında bulunan taşınabilir kültür varlıkları bahçede sergilenmektedir. Müze teşhir salonundaki toplam 11 adet vitrinde Stratonikeia kazılarında bulunan altın eserler, İasos kazılarında bulunan pişmiş toprak kandil örnekleri, Milas ve çevresindeki kurtarma kazılarında bulunan eserler, mermer heykeler, mermer heykel başları ile vatandaşlardan satın alınan diğer eserler kronolojik bir sıra içerisinde yer almaktadır. 1998 Haziran ayı itibarıyla Milas Müzesi’nde 2615 adet arkeolojik, 75 adet etnografik ve 1047 adet sikke olmak üzere toplam 3737 adet envanterlik eser bulunmaktadır....
Antiranik Ovagim

Assos Limanına ulaşmak için Ayvacık Assos 25 Ekim 2016 saat 12-12:15 arası kalkan minibüse bindim. Behramkale'ye geldiğimizde şoför beni indirip limana inen 3-4km yokuştan aşağı inmem gerektiğini söyledi veya beni oraya götürmek için 20₺ talep etti. Kazıklanmaya meraklı olmadığım için yola yayan devam ettim. Tesadüfen bir Jandarma arabası ve saygıdeğer komutanı beni (meğerse 1km) limana bıraktı, kendilerine teşekkür ederim. Bu bölgede gördüğüm kadarı ile liman ile yerleşke yeri ayrı olarak tanımlandığı için herhalde bir hata yaptım. Minibüs seferi Ayvacık - Behramkale arası olduğunu düşünmüştüm ama dönüşte saat 16:OO Minibüsü bizi limandan aldı ve kazıklandığımın farkına vardım. Siz, Siz olup, lütfen Turistik yerlerde her şeyi tam olarak sorgulayın. Ne servisi ne ücret karşılığında alacağınızı önceden sorgulayın. Ben bu sorgulama işini lokantalarda yapıyorum herhalde bunu, bundan sonra tüm servisler için yapacağım Assos Limanı, Assos bölgesinin en çekici yerlerinden biri. Burası daracık taş sokaklardan oluşan, bir avuç yer aslında. Sit alanı olduğu için sadece yüzyıllık taş yapıların restorasyonuna izin verilmiş. Dolayısıyla yapılaşmada ahengi bozan bir durum yok. Limanda sadece turistik tesisler bulunuyor. Otellerin çoğu butik tarzında, özenli restorasyonlar sonucunda ortaya çıktıkları belli. Tesislerin önlerindeki ahşap iskelelerden denize girmek mümkün. Kıyı, balık restoranları ile dolu. Muhtarlığın açtığı çay bahçesi, bir iki dondurmacı, hediyelik eşya satan tezgahlar diğer detaylar... 
 Yüzyıllar öncesinin limanı antik havasını hala koruyor. Mendireğin kırmızı ve yeşil fenerleri antik kentin sütunlarının üzerine konulmuş. Antik limanın kalıntıları hala seçilebiliyor. 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından genişletilen mendirek, birçok balıkçı teknesine barınak olmuş. Akşamları mendirekte oturmak, balık tutmak da bir gelenek olmuş. Limana inen araba yolu dik ve virajlı. Yazın araba girişine kapalı liman. Zaten arabayla dolaşılacak bir yer değil. Limana 50 metre kala arabanızı park edebileceğiniz bir park yeri bulunuyor. Buradan yürüyerek her yere ulaşabilirsiniz. Assos ve Palamut Depoları Bir zamanlar Assos'un etrafı meşe palamudu ormanlarıyla çevriliymiş. Boya sektörünün önemli hammaddelerinden biri olan palamut, 1950'li yıllarda Assos limanından dış ülkelere ihraç ediliyormuş. Taş kagir depo amaçlı binalar palamutları saklamak için inşa edilmiş. Daha sonra vinil boya hammaddesinin bulunmasından sonra palamut boya sektöründeki önemini kaybetmiş. Yöre halkı da meşe ağaçlarını kesip odun kömürü yapmışlar. Etrafta hala çok sayıda meşe palamudu ağacı görülüyor. Palamut şimdi halı ve kilimleri doğal yolla boyamak için kullanılıyor. Assos limandaki palamut depoları restore edilerek otel haline getirilmiş. Tabii Midilli adası ufukta ve devriye gezen botları görebilirsiniz. Tahminen sığınmacılara karşı bir tedbir olarak. Zannedersem çoğu kişi burayı Antik Liman olarak tanımlıyor, ama bu doğru değil. Antik Liman bence Batık Limana verilen ad olmalı ki, o da Limanın az biraz soluna düşmekte. Zamanım kısıtlı olduğundan fotoğraflarını çekemedim....
Antiranik Ovagim

Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin yaklaşık 17 km. güneyindeki Behramkeale Köyü'nde yer alan bir antik kent. Antik Çağda Troas diye adlandırılan bölgenin güney ucunda volkanik bir tepenin zirvesi ve yamaçlarında, Midilli adasının karşısında kurulmuştur. Tarih boyunca Lidya, Pers, Pergamon¸ Roma egemenliği altına giren bölge Orta Çağ'da terk edilmiş; 1880-1883 yıllarında Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün yaptığı kazılar sırasında Amerikalı genç mimar Francis H. Bacon tarafından bulunmuştur.[1] Aktif olduğu zamanlarda Assos, bulunduğu bölgedeki tek büyük limana sahip olduğu için geçen gemiler sayesinde zengin olmuştu. Assos'taki andezit taşından imal edilen lahitler, içine konan cesetlerin çabuk çürütmesi ile dünyaca ün yapmış; antik dönemde Lübnan, Suriye, Yunanistan ve Roma'ya ihraç edilmiştir.[2] Antik Çağ'ın büyük düşünürlerinden Aristo'nun bu kentte üç yıl yaşamış ve felsefe okulu kurmuş olması nedeniyle felsefe tarihi açısınan önem taşır. Assos, Pavlus tarafından da ziyaret edilmiştir ve kent bu nedenle Hıristiyanlarca kutsal olarak kabul edilir. MÖ 900’lerde kurulan bu kentin en gözalıcı yeri en tepesine yapılmış olan, Dorik yapılı Athena Tapınağı'dır. Kentin ayrıca büyük bir amfitiyatrosu da vardır. Günümüzde, şehrin olduğu dağın eteklerinde ve yamaçlarındaki Behramkale kenti halen aktiftir. Tarihçe[değiştir | kaynağı değiştir] Assos kentinde ilk defa iskan edenlerin kim olduğu bilinmez ancak arkeolojik verilerden kentte Tunç Çağı'ndan beri kesintisiz iskan edildiği anlaşılmaktadır.[3] Bölge, M.Ö. 7. yy'da Lesbos Adası'ndan (Midilli) gelen Aiol kolonileri tarafından iskan edilerek gelişmiş, zenginleşmiştir. M.Ö. 6.yüzyılda Lidya Krallığı kıyılardaki hellen şehirleri üzerinde politik güç sağlamak istemiş ve bunun sonucunda Assos İ.Ö. 560'ta Lidya Krallığı'nın hâkimiyetine girmiştir. M.Ö. 546 yılında Perslerin Lidya hakimiyetine son vermesi sonucu Pers egemenliği başladı. Bu dönemde vergi siteminde değişiklik olmadı. Vergi toplayanlar, Persler'den ziyade Hellen yöneticilerdi. M.Ö. 5. yüzyılda Pers egemenliğine karşı Atina Devleti'nin liderliğinde kurulan Atina kent birliği'nin kuruluşu sırasında Assos, yılda 1 talent ödeme karşılığında[4] kurucu üyeler arasında kaldı.[3] Persler, uğradıkları yenilgilerden sonra Ege'nin Asya kıyılarından ayrılmaya başlamıştı. Ancak zaman içinde Persler yeniden Anadolu kıyılarına döndüler; Batı Anadolu kıyılarında yaşayanları yeniden Pers egemenliğine zorlayan Kral Barışı'nın (M.Ö. 387) imzalanmasından hemen sonra Eubolos adında bir tüccar kendini Assos ve Atarneus kentlerinin kralı ilan etti.[4] Onun ölümünden sonra hizmetkarlarından Hermesisas yönetimi ele geçirdi.[5] Gençliğinde Plato'nun okulunda öğrenim görmüş olan Hermesias, başta Aristo olmak üzere filozof dostlarını Asos’a davet etti. Hermesias’ın yeğeni Phtias ile evlenen Aristo, Assos'ta üç yıl yaşadı. M.Ö. 347’de Assos'ta bir felsefe okulu kurdu ve yaşambilimi üzerine çalışmalar yaptı. Kral Hermesias, M.Ö. 345 yılında bağımsızlığını yitirdi; Pers komutanı Rodoslu Memnon tarafından esir alınarak Persepolis'te çarmıha gerildi ve kentte yeniden Pers hakimiyeti başladı. M.Ö. 344'te Assos'tan ayrılan Aristo; Makedon Kralı II. Philip'in oğlu İskender'i yetiştirmek üzere Pella'ya gitmiştir. Bölgede Pers hakimiyeti, M.Ö. 334 yılında Büyük İskender'in Granikos Savaşı'nda kazandığı zafer ile son buldu. Assos, Büyük İskender'in ölümünden sonra Galatlar tarafından işgal edildi.[4] M.Ö. 241 yılında Pergamon Krallığı'nın egemenliği altına girdi. M.Ö. 133'te Kral III. Attolos'un vasiyeti ile Bergama Krallığı Roma'ya geçince Assos kenti de Roma egemenliğine girdi.[3] Kent, Roma yönetimi döneminde gelişti. Bu dönemde tarım arazilerinin verimliliği ile ünlü oldu.[6] Erken imparatorluk döneminde Athena Polias, Zeus Soter ve Asklepios kültleri yanında Roma imparatoru Augustus ve karısı Livia'yı tanrılaştıran Assoslular[7], Hıristiyanlığın doğuşundan sonra kenti Aziz Pavlus ve Aziz Luka'nın ziyaret etmiş olmasının da etkisi ile Hıristiyanlığı kabul ettiler.[3] M.S. 381 - 390 yıllarında, Hıristiyanlığın etkisi ve imparatorluğun emirleri doğrultusunda, birçok tapınak kapatılmış ve yıkılmış, taşları kilise ve konut inşasında kullanılmıştır; ayrıca harç yapımına gerekli kirecin sağlanması için tüm mermer malzeme agora yakınındaki kireç kuyusunda yakılmıştır. Assos Athena Tapınağı ve tapınağa ait sunak da bu zamanda tahrip edilmiştir.[8] M.S. 3. yy.ın ortalarından sonra kent önemini yitirdi.[8] M.S. 5. yüzyılda piskoposluk merkezi haline gelen kentte yerleşim, 7. yüzyılda sonra erdi.[7] Latinler, Franklar, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri akropolise birçok kez kente saldırmışlardır. Bizans Dönemi’nde piskoposluk merkezi haline gelen Assos, 1080 yılında, Selçukluların egemenliği altına girdi, ancak 17 yıl süren egemenlikten sonra I. Haçlı ordusu komutanlarından Keşiş Pierre, bölgeden Türkleri uzaklaştırdığı için burada 1330 yılına kadar Bizans hâkimiyeti devam etti.[4] 14. yüzyılda Karesi Beyliği'nin topraklarında olan Assos, tüm Çanakkale çevresi ile birlikte 1359 yılında Sultan I. Murat'a satılarak Osmanlı topraklarının bir parçası oldu.[4] Yapılar[değiştir | kaynağı değiştir] Tiyatro 6x13 dor düzenli sütün ile çevrili Athena Tapınağı, Akropolün en önemli yapısıdır. M.Ö. 530 yılına ait tapınak 14x30m. ölçüsündedir. Tapınağın bazı sütunları yerine dikilmiştir. Athena Tapınağı frizlerinden bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir. İkinci bir surla takviye edilen akropoldeki iç surlar Orta Çağ'da, Osmanlı döneminde ve günümüzde de restore edilmiştir. Assos Nekropolü, Helenistik ve Roma dönemlerinden kalmadır. Mezarlar, Helenistik çağdan Arkaik çağa kadar kesintisiz devam eder. Akropolün güney eteklerindeki teraslar üzerinde Agora inşa edilmiştir. Agoranın doğusunda meclis binası (bouleuterion), kuzey ve güneyde stoalar (revaklar) bulunur. Agora ile Batı kapısı arasındaki gymnasium Helenistik dönemde yapılmıştır. Batı kapıdan aşağı inen taş yol hamamlara ve tiyatroya ulaşır. Tiyatro, doğal bir kaya oyuğuna M.Ö. 3. yüzyılda inşa edilmiştir. Araştırmalar, Kazılar[değiştir | kaynağı değiştir] Assos kalıntılarını ilk belirten, Piri Reis'tir (1521).[8] 1672'de John Covel, 1785'de Choiseul-Gouffier kenti gezen ilk seyyahlardır; 19. yüzyılda başka seyyahlar onları takip etmiştir. Charles Texier, 1835 yılında kentin kapsamlı planı ile birlikte tapınak frizlerinin çizimlerini yapmış; bu araştırma üzerine, 1838 yılında Sultan II. Mahmut, yüzeydeki heykeltıraşlık eserlerinin büyük bölümünü Fransa Kralına armağan etmiştir. Assos'ta ilk sistemli kazı çalışmaları 1881’de Amerikan Arkeoloji Enstitüsü tarafından başlatıldı. Amerikalı ekip, 3 yıllık çalışma sonunda kentin önemli mimari yapılarını açığa çıkardı. Çalışmalarda çıkarılan eserlerin bir kısmı Osmanlı Devleti'nin izni ile paylaşılarak Amerika Birleşik Devletleri'ne götürülmüş ve Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenmişti. Assos'taki kazı çalışmaları 1981 yılında Ümit Serdaroğlu tarafından yeniden başlatıldı ve 2005'te ölümüne kadar sürdürüldü. Serdaroğlu; batı nekropolisi, agora, tiyatro ve akropoliste çalışmalar yaptı. 2005 yılından itibaren kazı başkanlığını Nurettin Arslan sürdürmektedir. Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir] ^ Congdon, Lenore O. Keene. "The Assos Journals of Francis H. Bacon". Archeology.org arşivi, Aralık 2006. 11 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016. ^ Bayer, Mehmet. "Assos'un Et Yiyen Lahitleri". Hürriyet gazetesi 29 Haziran 2014. 6 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016. ^ a b c d Bakar, Esra. "Assos Araştırma Tarihi ve Yapıları". İstanbul Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Esntitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ocak 2014. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016. ^ a b c d e Kahraman, Emrah. "Assos Agorası". Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2010. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016. ^ "Assos'un Tarihi". Dergi Bursa, Nisan 2013. 6 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016. ^ Sezgin, Kudret. "Assos Kuzey Stoasının inşası ve kullanım evreleri". anakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2010. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016. ^ a b Ayaz, Mehmet. "Assos Kuzey Stoası Kırmızı astarlı Roma seramiği". Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2014. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016. ^ a b c Çapalov, Osman. "Assos kenti Yunan ve Roma Dönemi zeytinyağı, şarap ve un üretim aletler". Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü , Yüksek Lisans Tezi ,2010. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2016....
Antiranik Ovagim

Edremit Körfezi ve Turizm Körfez bölgesi turizm yönünden gelişmiş değil. Bunun birden fazla sebepleri olabilir. Bu bölge yıl içinde genelde yaz aylarında aktif, bu da 3 veya en fazla 4 aylık bir süre. Yılın diğer zamanı ise körfez yerleşim bölgeleri sakin olan bir bölge. Yaz aylarında bölgeye gelen yazlıkçılar ve buna ek olarak takriben 500 Midilli adasından günü birlik gelen turistler ki, bunlar bölgenin özellikle tekstil sektöründe faaliyet gösteren firmalarına sağlıklı bir gelir bıraktığı söylenebilir. Yılın diğer zamanlarında ise yazlıkçıların yokluğunda Midilli'den gelenlerin sayısı ise bayağı düşük. bakınız video görüntüsü. Halbuki bölgede Turizm aktiviteleri çeşitlenebilir. Bu bölge tarihsel olarak bir çok medeniyetlerin, istilaların, efsaneleşmiş antik çağ tanrıların İda (Kaz) dağlarında geçen maceraları, ek olarak Truva savaşı ve sonrasında Roma İmparatorluğunun kurucuları Romus ve Romülüs'ün atalarının (Aeneas) Antandros (Altınoluk) bölgesinden Truva savaşı yenilgisi sonra teknelerini yapıp İtalya'ya çıkışları ve tabii ki Bülbül dağında bulunan Meryem Ana Evi güzergahı olan Çanakkale - İzmir Karayolu da Körfezi dolanmaktadır. Kaz (İda) dağları ise yaz, kış doğa severlerin dikkatini çekecek bir bölge olması ise artı. Bölge Spa turizmi bakımından daha da geliştirilmesi gerekir. Bir diğer konu ise Deniz ve coğrafyanın yatçılık için çok müsait olması. Bölgede irili ufaklı 22 ada var ve yelkenciler için çok müsait olduğunu düşünüyorum. Ayrıca su altı aktiviteleri daha da geliştirilmesi gerekir. Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise Yatak kapasitesinin çok düşük olması ki, bu da kongre, şirket toplantılar vs. vs. için eksi olan bir nokta. Daha da fenası Körfez içinde bir deniz trafiğinin olmaması, beldeler deniz ile birbirine ulaşılabilir değil. Maliyeti Nüfus yüzünden yüksek olabilir ama Körfezin gelişmesi için elzem. Bir de aldığım duyumlar Çanakkale - İzmir Aliağa arası Metrobüs ve veya Raylı sistem projesi olduğu bu gerçekleşirse harika olacak. Antalya ve Muğla çevresinin girişimci turizmcilerin benzeri burada yok. Yapılacak çok şey var. Temas kurmak isteyenlerin sorularına mümkün olduğunca cevap vermeye hazırım....
Antiranik Ovagim

Ayvalık ilçe merkezine 8km uzaklıkta bulunan ve Yeniçarohori olarak anılan Küçükköy, dört yüz civarında tarihi Rum evinin restore edilerek sanat atölyelerine dönüştürüldüğü, kültür merkezinin, kent müzesinin kurulduğu, festivallerin düzenlendiği bir sanat ve tasarım köyü. Yeniçarohori, 1462’de Midilli Adası’nın kontrolünü sağlamak için Fatih Sultan Mehmet’in isteği ile yeniçerilerin obalarını kurup yerleştikleri bir köy olarak kurulmuş. Midilli’ye oldukça yakın bir konumu olan Yeniçarohori’de yerleşen yeniçeriler adayı ele geçirip kontrolü sağlayana kadar bir süre burada yaşamışlar. Uzun yıllar sonra bölgeye yerleşen Rumlar ise, buraya yeniçeri evi, yeniçeri köyü anlamına gelen yeniçarohori, yeniçarohorion demişler. 1924’teki mübadele ile köyü boşaltan Rumların ardından 1900’lerin başlarında şimdiki Karadağ bölgesinden gelip yerleşen Boşnaklar halen köyün yerlilerini oluşturuyor. Bu kadar güzel ve zengin bir köyün değerini bilen “şehirliler”, köyü terk edip gitmiş halkın evlerini restore edip, gerçekten burada yaşamak ve burada üretmek isteyen insanları davet ediyorlar. Küçükköy hem Kozak Yaylası’na hem de Sarımsaklı koyuna çok yakın. Köydeki binaları mimari özelliklerini de koruyarak yeniliyor, sanatçılar atölye ve galerilerini kuruyor ama bence en önemlisi burayı “yazlık” gibi görmeyip buraya yerleşiyorlar. ...
Antiranik Ovagim

Kuşadası İskelesi yakınındadır. 1618 yılında Sadrazam Öküz Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kalın ve yüksek duvarların çevrelediği dikdörtgen avlunun etrafında iki katlı, revaklı kapalı mekan vardır. Moloz taş ve devşirme taş malzeme kullanılarak inşa edilmiştir. Küçük bir iç kale görünümünde olan kervansaray, en üst kısmı üçgen uçlu, sivri dendanelidir. Geniş avlu etrafında sıralanmış odalar vardır. Çeşitli dönemlerde restorasyon görmüş ve sağlam durumdadır. Kuzeybatı ve güneydoğudaki köşelerde arkadan üst kata çıkan iki merdiveni bulunmaktadır. Kervansarayın girişi kuzeyde olup, mermer kapı boşluğu kemerle örülmüştür. Günümüzde otel ve turistik tesis olarak kullanılmaktadır. ...
Antiranik Ovagim

The ancient city of Ephesus (Turkish: Efes), located near the Aegean Sea in modern day Turkey, was one of the great cities of the Greeks in Asia Minor and home to the Temple of Artemis, one of the Seven Wonders of the World. Today, the ruins of Ephesus are a major tourist attraction, especially for travelers on Mediterranean cruises. Ephesus is also a sacred site for Christians due to its association with several biblical figures, including St. Paul, St. John the Evangelist and the Virgin Mary. Temple of Artemis In ancient times it was one of the Seven Wonders of the Ancient World, but today the Temple of Artemis is represented by a single column standing in a swamp. Ancient Synagogue Foundations of a basilica-like building that may have been one of several synagogues known to exist in ancient Ephesus. A Jewish lamp was found on the site. Theater of Ephesus This magnificent classical theater is considered an important biblical site: the probable place where Paul preached to the pagans in Acts. It is still in use and can seat thousands. Ephesus, which is located near the city of Selçuk in Izmir, played an important role in all historical periods due to its geographical location. It is situated between Europe and Asia; and located in the central region of the Aegean coast of Anatolia. The earliest traces of human settlement in the region of Ephesus can date back to the Chalcolithic period (6th-4th millennium B.C.). In the 2nd millennium B.C., it is known that a centre of power of greater than regional importance was located at Ephesus for the first time. The region of Ephesus was under the control of the Luwian kingdom of Arzawa, the Hittite, and Mira. After the Dark Ages, the coast of western Asia Minor was conquered by migrating groups of peoples, originating from the various regions of the Greek mainland, and later by the Ionians. As a port, Ephesus became one of the twelve cities of the Ionian League during the Classical Greek era. In the 7th century B.C., it was captured by the Kimmers (Cimmerians), by the Lydians in 560, and later in 546 B.C. by the Persians, and was rescued from the Persian domination when Alexander the Great defeated the Persians in 334 B.C. In the Roman period, around the 1st century BC, Ephesus had a population of more than 250,000, which also made it one of the largest cities in the Mediterranean world. The city was famed for the Temple of Artemis. (completed around 550 B.C.) Ephesus maintained its importance during the Christian period. Under the Eastern Roman Empire, Emperor Constantine I rebuilt much of the city and erected new public baths. Following the Edict of Thessalonica from Emperor Theodosius I. (379-395), the temple was destroyed in 401 AD by a mob, led by St. John Chrysostom. It is noteworthy to mention that the third ecumenical council of the early Christian Church was first held at the Church of Mary in Ephesus in 431. During the reign of Justinian (527-565), Ephesus lived through its third glorious period. In 614, the town was partially destroyed by an earthquake. At this time, the Church of St. John was built by the Byzantine emperor. The city's importance as a commercial center declined as the harbor was slowly silted up by the Cayster River (Küçük Menderes), despite repeated dredging during the city's history. Today, the harbor is 5 kilometers inland. The loss of its harbor caused Ephesus to lose its access to the Aegean Sea, which was important for trade. People started leaving the lowlands of the city for the surrounding hills. The ruins of the temples were used as building blocks for new homes. Marble sculptures were ground to powder to make lime for plaster. Invasions by the Arabs (first in the year 654–655 by Caliph Muawiyah I. of Sassanid, and later in 700-716), hastened the decline further. When the Seljuks conquered Ephesus in 1090, it was a small village. The Byzantines resumed control in 1097 and changed the name of the town to Hagios Theologos. They kept control of the region until 1308. Crusaders, passing through, were surprised that there was only a small village, called Ayasalouk, where they had expected a bustling city with a large seaport. The temple of Artemis was completely forgotten by the local population. During the Anatolian Seljuk period in the 14th century, important architectural works including the Isa Bey Mosque, caravansaries and hamams were built in Ephesus. In the 15th century, the region was incorporated into the Ottoman Empire. After Ephesus had been abandoned and slowly fell into decay, the ruins of the formerly impressive structures served to provide raw materials: they were dismantled, reused and reworked. It is known that the site was frequently the object of descriptions by travelers, primarily of English and France provenance, throughout the following centuries. The actual excavation of Ephesus began in the second half of the 19th century. In 1863, British architect John Turtle Wood, who was sponsored by the British Museum, began to search for the Artemision in Ephesus. At this time, Ephesus and Ayasoluk were dilapidated and practically uninhabited, the fortifications and the Isa Bey Mosque were in ruins. Wood discovered the pavement of the temple in 1869. In 1895, German archaeologist Otto Benndorf, who was financed by a 10,000 guilder donation made by Austrian Karl Mautner Ritter von Markhof, began again excavations. In 1898, Benndorf founded the Austrian Archaeological Institute. After interruption of field work for many years due to lack of financial support and political instability in Europe, intensive excavation activities were carried out again in 1956. Over the following decades, entire urban regions were exposed and the resulting rubble removed. As of today, the Austrian Archaeological Institute plays a leading role in Ephesus. Finds from the site are exhibited notably in the Ephesus Museum in Vienna, the Ephesus Archaeological Museum in Selçuk and in the British Museum. In 2015, Ephesus has been added to UNESCO's World Heritage List. Reference: Ephesos, Architecture, monuments & sculpture. Edited by Friedrich krinzinger. Ertuğ & Kocabıyık, 2007. ...
Antiranik Ovagim

Özgün adı olan Kırkınca'nın efsanevi bir çağda dağlara vuran kırk kişiye atfen verildiği rivayet edilir. Rum telaffuzunda Kirkice, Kirkince ve nihayet Çirkince gibi biçimler alan bu ad, Cumhuriyet'in ilk yıllarında dönemin İzmir valisi Kazım Dirik'in talimatıyla Şirince şeklinde resmîleştirilmiştir. 19. yüzyılda, özellikle ihracata yönelik incir üretimiyle ünlü, 1.800 haneli bir Rum kasabasıydı. 1923'te Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonucu Rumların ayrılmasıyla (çoğu Katerini'nin Nea Efesos köyüne yerleşmiştir), Kavala'nın Müştiyan (Moustheni) ve Somokol (Domatia) köylerinden gelen mübadillerle iskân edilmiştir. Mahalle içinde harap durumda olan iki Rum kilisesi bulunmaktadır. Şirince' de hiç bir ev diğerinin manzarasını kapatmaz. Köyde şarap üretimi yüksek seviyede vardır. Şirince Taş Mektep Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Eğitim Tarihi ve Mübadele Müzesi ...
Artemis Restaurant

Şirince köyünün eski kaynaklarda “Dağdaki Efes” adı ile anılması bu köyün köklü bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Bir görüşe göre tarihi M.S. V. Yüzyıla kadar inen Şirince (eski adıyla KIRKICA) köyü, Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyon ve taşkınlar nedeniyle yaşanmaz hale gelen bölgenin terk edilmesiyle kurulmuş bir yerleşmedir. Bir başka kaynakta ise Şirince'nin kuruluşu beylikler dönemine rastlar. Derebeyin yanında çalışan köylülerden bir grup azad edilmelerini ve kendilerine bugünkü ŞİRİNCE köyü ve çevresinin verilmesini dilerler. Bunun üzerine bey sorar; yerleşeceğiniz yer güzelmi? Yanıt ÇİRKİNCE’dir. Bey de “ öyleyse köyünüzün adı ÇİRKİNCE olsun “ der ve azad edilen köylüler tarafından şirince kurulur. Şirince (KIRKICA) XIX.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altında rum nufustan oluşmuş, 1800 haneli bir köydür. Resmi konuşma dili Türkçedir. Dağlık bölgede yerleşilmiş olmanın verdiği avantajla, hükümete vergi ödeyerek ve kendi içlerinde kurdukları düzenle, kapalı bir köy hüviyetinde yaşamını sürdürmektedir. 1910 yıllarına kadar oldukça sakin geçen hayatları Yunanistandan sürülmüş göçmenlerin kışkırtmalarıyla hareketlenmeye başlar.Balkan savaşı sırasında da Osmanlılara karşı zaman zaman direnişlerde bulunur. Nihayet 1914 yılında 1.dünya savaşı tüm şiddetiyle Anadoluda kendini gösterir. Osmanlı hükümeti Şirince'nin gençlerini “Amele Taburu” denilen özel çalışma birliklerine kaydeder. Ancak taburdan kaçanlarda dağlarda çetecilik yaparak, ya da Yunanistan’a sığınarak direnişte bulunurlar. 1918 yılında anlaşma yapılmasıyla Kırkıcalılardan sağ kalanlar köylerine dönerler. 15 Mayıs 1919 da Yunanistan işgal amacıyla İzmir’e çıkartma yapar. Şirince (KIRKICA)ya girdiklerinde büyük coşkuyla karşılanırlar. O sırada Kırkıca Osmanlı uyruğundadır. Fakat halkı kendini Yunanlı kabul ederek gönüllü olarak yunan ordusuna yazılmak üzere İzmir’e gider. Urla, Kokluca, Bornova ve Kuşadasından gelerek toplanan gönüllü askerlerin başına yunanlı subaylar verilerek bağımsız adaylar kurulur.Amaç diğer müttefikleriyle birlikte Anadoluyu paylaşmaktır.ve bu konuda sevr antlaşması onlar için en büyük güvencedir. Ancak türk Kurtuluş savaşını noktalayan 22 Ağustos 1922 Büyük taarruz zaferi ve hemen ardından 9 Eylül 1922 de İzmir’in düşmandan kurtarılmasından sonra daha önce bu yörede yaşayan Rum köylülerinin çoğu Yunanistan’a göç ederler. Böylece Kırkıca birkaç yaşlısı dışında,ıssız bir köy hüviyetine girer. Nihayet 1924 göçmen mübadelesi ile Yunanistan’dan (Selanik, Provusta, Kavale v.b.) gelenlerin buraya yerleştirilmeleriyle köy yeniden canlanmaya başlar ve zamanla bugünkü duruma gelir....
Mehmet Talay

Ekleyen
Şarap saklamak için gerekli temel etmenler kısaca şunlardır. Şaraplar karanlık bir yerde, standart 13 derecelik sıcaklıkta ve şişelerin mantarları aşağıya bakacak şekilde yaklaşık 45 derecelik bir açıyla saklanmalıdır. Şarabın saklanıldığı oda veya mahzenin nem oranı da çok önemlidir. Ortamın nem oranını %60-70 civarı olması en idealidir. Şişeler hiçbir şekilde hareket ettirilmemelidir. Titreşim ve şişenin sürekli hareket ettirilmesi şarapta bozulmaya yol açmaktadır. Şarabın saklanacağı yerin florasan lamba ile aydınlatılmaması gerekmektedir. Mümkünse sadece mum ışığı tercih edilmesi en doğrusudur. Bazı sofra şarapları saklanmak için değil hemen tüketilmek için üretilirler. Bu şaraplar ucuz şaraplar olarak geçerler. Saklanmaya uygun değildirler....
Antiranik Ovagim

Kaş; begonvil çiçekleriyle kucaklaşan tarihi dokusu, eşsiz mavi bayraklı plajları, yerleşik Yörük-Türkmen kültürünü yansıtan dağ köyleriyle; Antalya ve ülkemiz turizminde farklı bir yeri vardır. Kitle turizminin yaygınlaşmadığı sakin bir şehir ve gün geçtikçe gelişen, daha fazla rağbet gören, tarihle turizmin birleştiği özgün bir turizm merkezidir. Kaş aynı zamanda tarihi derinliği olan bir yerdir. Teke Yarımadası sahillerinin M.Ö. 6 bin yılı öncesinden beri iskan edildiği bilinmektedir. Şehir daha sonra genişlemiş ve kuzeybatıya doğru büyümüştür. Kaş , arazi kesiminin batısında ve denize bakan bir tepede kurulmuştur. Antik Likya kültürünün ve demokrasisinin merkezi olan Patara ve Likya Birliği Meclisi burada bulunmaktadır. Antik tarih sadece Patara’da, Xanthos, Phellos ve onlarca antik kalıntılarda değil, kasabanın her tarafında karşınıza çıkıveren Kral Mezarlarında, kayalara oyulmuş antik evlerde, Kaş-Uzun çarşı’ da ve Kalkanda Cumbalı-Ahşap Osmanlı evlerinde, Bezirgan Köyünde antik kaya mezarlarına öykünülerek yapılmış Tarihi Bezirgan Tahıl Ambarlarında ve her yerde canlanmaktadır. Kaş`ın doğu ve kuzeyinde yer alan dağlarda birçok kaya mezarı bulunmaktadır. Lykia yazılarını taşıyan kaya mezarları "İonik" tarzda şekillendirilmiştir. Kaş`ın eski ismi Antiphellos`tur. Bu isimden de anlaşılacağı gibi şehir bir Lykia şehridir. Dünyanın en güzel plajlarından Kaputaş Plajı ve en uzun plajlarından olan Patara Plajı ve oradaki Caretta-Caretta kaplumbağaları, dünyanın sayılı kanyonlarından Saklıkent Kanyonu ve ilimizin en önemli yaylalarından Gömbe, Kaş İlçemizdeki tabiat harikalarındandır. Kaş zengin tarihi yanında gün geçtikçe daha çok rağbet gören trekking, dağcılık, rafting gibi doğa etkinlikleri içinde sayısız olanaklar vermektedir. Akdeniz İkliminin etki alanı içindedir. Kışlar ılık ve yağışlı, yazlar sıcak ve kuraktır. Kar 8-10 yılda bir düşer ve hemen erir. Yıllık yağış 800–900 mm. kadardır. Nasıl Gidilir? Karayolunu tercih edenler, gerek Antalya, gerekse Muğla Fethiye üzerinden gelenler sahil yolunu izleyerek Kaş'a ulaşabilirler. Antalya üzerinden İlçemize gelmek isteyenleri Finike-Demre arasındaki virajlı yol biraz yoracaktır. Ancak Kaş'a yaklaşırken göreceğiniz manzara size bütün yol yorgunluğunuzu unutturacaktır. Alternatif olarak da sahil yolu yerine bol virajlı ve orman manzaralı Korkuteli-Elmalı-Kaş dağ yolu tercih edilebilir. İstanbul- Kocaeli- Yalova- Bursa- Balıkesir- Manisa- İzmir- Aydın- Muğla- Köyceğiz- Ortaca- Dalaman- Fethiye- Kalkan- Kaş 924 km. Ankara- Afyon- Burdur- Tefenni- Çavdır- Kalkan- Kaş 740 km. İzmir- Aydın- Muğla- Köyceğiz- Ortaca- Dalaman- Fethiye- Kalkan- Kaş 440 km. Uçak; Kaş’a en yakın havaalanı, 152 km. batıdaki Dalaman Havaalanı (0252 792 52 91). Kaş’ın 192 km. doğusunda ise Antalya Havaalanı var. Ne Yenir? Kaş' da kıyı balıkçılığı yapılıyor. Yörede çıkan başlıca balık türleri; mercan, grida, orfoz, barbunya, iskaroz, sokar, palamut ve kefal... Ayrıca ahtapot avcılığı da yapılıyor. Taze kalamar yemek isteyenler, deniz lokantalarında bunları tadabilirler. Orfoz nesli tükenen bir balıktır. Tutulması yasak olmasına rağmen usulsüz şekilde avlanıyor. Zaten canlı görseniz bırakın yemeyi dokunmaya kıyamazsınız. Çok şirin bir balık… Kaş, başta Akdeniz mutfağı olmak üzere yöresel tatlar açısından da çok zengin. Gömbe Yaylası’nın kebabı ve dondurmasını özellikle tatmanızı tavsiye ediyoruz. Yayla balı, yayla yoğurdu, üzüm pekmezi, keçiboynuzundan elde edilen harnup pekmezi, tereyağlı keşkek de çok meşhurdur.. Aktiviteler Yamaç Paraşütü Gökyüzünü kucaklamak,Akdeniz’in eşsiz güzelliklerini bir de tepeden izlemek istiyorsanız pilotunuz ile birlikte yapacağınız yamaç paraşütü uçuşu kuş gibi gökyüzünde süzülmenin tadına varabilirsiniz. Tüplü Dalış Akdeniz’in zengin sualtına güzelliklerine sahip ve dalış bölgelerinden birisi olan Kaş’ta; kanyon, batık, duvar ve gece dalışı yapılabilirsiniz. Kano Kaş bölgesinin büyüleyici güzellikteki kıyılarını keşfedebileceğiniz günübirlik kano gezintileri ile koyların rüzgarlardan uzak, sakin sularında tatil keyfinize keyif katabilirsiniz. Issız koylarda yüzüp, güneşlenebilir ya da Likya mezarlarını, antik kentleri ve kalıntılarını gezebilirsiniz. Trekking Likya patikalarını takip ederek antik kentlerin arasında yürüyebilir, sedir ormanlarıyla kaplı tepe ve vadilerde doğa ile bütünleşerek huzur dolu zamanın keyfini çıkarabilirsiniz. Aynı zamanda bu keşifler ile bozulmamış köyleri ve yöresel özelliklerini tanıma olanağına da sahip olabilirsiniz. Tekne Gezisi Akdeniz’in mavi sularında, keyifli bir seyirle unutamayacağınız bir gün yaşamak için mutlaka tekne turu yapmanızı öneririz. Tekne turunun en gözde duraklarından biri olan Kekova Batık Şehri’nin büyülü dünyasını, su seviyesinin hemen altında başlayan kalıntıları keşfedebilir, ya da dilerseniz Kaş Adaları turuyla berrak mavi sularda gün boyu yüzebilir, eğlenebilir ve keyifle şnorkel yapabilirsiniz. Jeep Safari Kaputaş Plajı’nın turkuaz mavisi sularında yüzeceğiniz, Türkiye’nin en uzun geçidi olan, buz gibi bir suyun aktığı muhteşem doğal park Saklıkent Kanyonu’nda yürüyeceğiniz ve Likya Başkenti Xanthos’u keşfedip, deniz kaplumbağalarının bile her yıl bir kez ziyaret ettiği 18 km. uzunluğundaki Patara Kumsalında denizin tadını doya doya çıkarabileceğiniz jeep safari turlarına katılabilirsiniz ya da jeep kiralayarak bölgede kendiniz keşfe çıkabilirsiniz. Kaş (Cuma) Halk Pazarları Kaş ve Kalkan’ın yerlisi, yabancısı, köylüsü hatta Meis adası sakinleri dahil Cuma günleri pazar yerine akın ederler. Alışveriş yapmasanız bile bu Halk Pazarını görmenizi tavsiye ederiz. Köylülerin kendi bahçe ve tarlalarından getirdiği taze sebze ve meyvelerin dışında, bölgeye özgü bal, pekmez, zeytinyağı ve kekik, ada çayı, çalba gibi bitkisel çaylar bulunabilir. Ayrıca çevre köylerden getirilen peynirler ve süt ürünleri, otlar, tahta kaşıklar ve oyalı tülbentler, yemeniler ve daha birçok çeşitli ürün tahta tezgahlar üzerinde satışa sunulur. Gezilecek ve Görülecek Yerler İnceboğaz Plajı Çukurbağ Yarımadası yolunun en dar noktasında bulunan ve Bucak Denizine bakan bu koyda su sıcaklığı diğer plajlara göre daha yüksek olup su durgun ve dingindir.Plajın Meis adası tarafına bakan kısmında ise su biraz daha hareketli ve serindir. Büyük Çakıl Plajı Plaja Kaş merkezden kalkan minibüsler ile ulaşmak mümkündür. Kayalıklarından çıkan tatlı su kaynağıyla meşhurdur. Bu nedenle deniz suyu az tuzlu ve serindir. Küçük Çakıl Plajı Kaş Merkez’e 5 dakikalık bir yürüme mesafesindedir ve halka açık küçük bir plajdır. Liman Ağzı Kaş merkezden yarım saatte bir kalkan tekneler ile yaklaşık 15 dakikada ulaşabileceğiniz Liman Ağzı, kayalıklardan denize girmek istemeyenler için güzel bir alternatiftir. Liman Ağzına aynı zamanda antik Likya Yolu’nu takip ederek de 50 dakikalık bir yürüyüş ile ulaşabilir , yol üstünde Sebeda antik kent kalıntılarını görebilirsiniz. Liman Ağzına yakın görülmeğe değer bir başka yer ise içinden yer altı suyu akan Hıdırellez Mağarası’dır. Akçagerme Plajı Oldukça durgun bir suya sahip olan bir halk plajıdır.Kaş Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi tarafından işletilen plajda personel eğitim gören öğrencilerden oluşmaktadır. Seyrekçakıl Plajı Kaş-Kalkan yolu üzerinde Kaş’a 12 km uzaklıktadır. Üzerinde herhangi bir tesis olmayan plaj daha çok yerel halk tarafından kullanılmaktadır. Ön tarafı plaj arka tarafı ormanlık alandır. Kaputaş Plajı Kaş-Kalkan istikametine doğru yaklaşık 20 dakikalık virajlı ama çok güzel manzaralı bir yolculukla Kaputaş'a ulaşabilirsiniz. İnce kum’dan oluşan plaja uzun bir merdiven inişi ile ulaşılır, her basamakta yaklaştığınız turkuaz ve köpüklü beyaz dalgalar sizi kendine çeker.Plajın turkuaz renginin sırrı iri ve bembeyaz çakıl taşlarıdır. Mavi Mağara Kaputaş Plajı yakınlarındaki mağara 1972 yılında keşfedilmiştir. Kaş'a 18 km uzaklıkta yer almaktadır. Eskiden içinde foklar yaşayan mağara, 50 m uzunluğunda, 40 m genişliğinde ve 15 m yüksekliğindedir. Mağaranın girişi dar olduğu için denizin dibinden yansıyarak gelen güneş ışıklarının içerde oluşturduğu ışık oyunlarını izlemek keyif verici bir deneyimdir.Kaş’tan kalkan tur teknelerinin sık uğrak yerlerindendir. Çukurbağ Yarımadası Daha sessiz, sakin ve huzurlu tatil yapmak isteyenlerin öncelikli tercihi olan yarımada Kaş’a 6 km uzaklıktadır. Yarımadanın her iki kıyısında butik oteller, villalar ve lüks tesisler bulunmaktadır. Geceleri çok az ışık olduğundan yıldızları seyretmek için ideal bir yerdir. Lüks tekne ve yatların mola vermek için tercih ettikleri dingin ve berrak koyları mavinin dinginliğini yaşamak için eşsiz bir alternatif sunmaktadır. Kalkan’a giden yol ile yarımada arasında da doğal bir liman olan Bucak Denizi ve yeni marina bulunur. Meis Adası Kaş'tan kalkan feribotlarla 7 km uzaklıktaki adaya yaklaşık 20 dk deniz yolculuğuyla ulaşılmaktadır. Sadece 400 kişinin yaşadığı adanın dünyayla en önemli bağlantısı Kaş ilçesidir. Adadan Rodos ve diğer Yunan adalarına uğrayan feribotlar kalkmakta ve küçük uçaklar için bir havaalanı da bulunmaktadır. Ada halkının hatırı sayılır bir çoğunluğu her Cuma günü kurulan yerel Kaş pazarını ziyaret etmektedir. Yüzölçümü 7,3 km olan adadaki tek yerleşim yeri Kastellorizo köyüdür. Ada, St. John ?? Şövalyelerinden sonra sırasıyla Mısır, Napoli ve 1512'de Osmanlı egemenliğine girmiştir. Adanın Yunanistan’a verilmesi 1947 yılında gerçekleşir. Oskar ödüllü Mediterraneo filmi ile adını duyuran ada , son yıllarda özellikle sakin bir tatil yapmak isteyen turistlerin ilgi odağı olmuştur. Az miktarda üzüm ve zeytin yetiştirilen adada en önemli uğraş sünger avcılığıdır. Yeşil pasaportunuz var ise vizesiz ya da Schengen Vizesi ile adayı ziyaret edebilirsiniz. Gömbe Yaylası Elması, cevizi ve armudu ile anılan, yağlı güreşlerin yapıldığı ,yaşayan insanların sıcakkanlılığı ve misafirperverliğiyle ün salmış Antalya’nın en meşhur ve en serin yaylalarından biridir. Kaş’a 70 km uzaklıkta olup kızılçamlar, sedirler, ve ardıç ağaçlarının eşliğinde sincapların rehberliğinde ulaşılan, yazın sıcağından ve neminden bunalanların kaçış noktasıdır.Gömbe barajında balık tutabilir, bir krater gölü olan Yeşilgöl’ün buz gibi suyunda yüzebilir, Akdağ'ın tepesinden 60 metre aşağı düşen Uçarsu şelalesine kısa bir yürüyüş yapıp fotoğraf çekebilirsiniz. Yeşilgöl suyu içilebilir ve son derece berrak bir görünüme sahiptir. Bu bölge de yine vaktiniz var ise; görülmeğe değer yerler arasında Subaşı Yaylası, İkiz Göller ve kök boyalı kilimleri ile meşhur Yeşil Barak Köyü bulunmaktadır. Gömbe Kebabı ve Gömbe Çöreği yöreye has meşhur yiyeceklerdir. Gömbe kebabının özelliği gömbe yaylasında yetişmiş taze oğlak etinden taş ocaklarda çok ağır biçimde pişmesidir. Xanthos Kınık Beldesindeki antik kent şimdiki Eşen Çayı kenarındaki bir tepede konumlanmıştır. Likçe yazıtlarda adı Arnna olarak geçmektedir. Arkeolojik önemi yanında halkının bağımsızlık tutkusu ile de ünlüdür. Likya Birliği’nin üç oy hakkına sahip kentlerinden biridir. Dikme lahit ve ev tipi mezarlar, Likya dönemi anıtlar, kabartmalar ve Likçe dilinin en önemli belgesi niteliğindeki “yazıtlı dikme mezar” bu görkemli Likya Kentinde bulunmaktadır. Onur ve özgürlüklerinden ödün vermeyen Xanthos’lular önce Pers sonra da Roma iç savaşlarında kuşatılmış ve sayıca üstün birliklere karşı duramayınca topluca intihar saldırısında bulunmuşlardır. Phellos Kaş (Antiphellos)’ın kuzeyindeki eşsiz manzaralı antik kent Çukurbağ Köyü’ne 2 km mesafededir. Kalıntıların çoğu özellikle lahit tipi mezarlardan oluşmakta ve ince uzun bir tepe üzerinde yayılmaktadır. Tepenin en yüksek yerinde etrafı duvarla çevrili, tümüyle ana kayadan oyularak yapılan ev tipi mezar dikkat çekmektedir. Kayaya işlenmiş boğa kabartması ve iç yüzeyine işlenmiş zengin kabartmaları ile kenti kuşatan duvarın dışındaki lahit; türünün en özgünlerindendir. Demre (Myra) Likya'nın önemli şehirlerinden birisidir. Bilinen tarihi MÖ 3. yüzyıla kadar uzanır. Bizans döneminde Myra önemli bir idari ve dini merkez olmuştur. St. Nicholaus Myra'da IV. yüzyıl başında piskopos olarak görev yapmıştır. Demre'de muhtelif Likya mezarlarının önemli örnekleri bulunmaktadır. Tiyatro doğu ve batı metropolü olarak ikiye ayrılmıştır. Myra'nın arkasında yükselen kayalara oyularak yapılan mezarlar kabartma ve yazılarla süslenmiştir. Başka önemli bir kalıntı, 7 m. toprak seviyesinin altındaki St. Nicholaus kilisesidir. Noel Baba olarak da anılan St. Nicholaus her yıl 6 Aralık'ta yapılan etkinlikler ile anılmaktadır. Kekova-Üçağız-Kaleköy Kekova; Üçağız (Teimiusa) ve Kale (Simena) köylerinin karşısında uzanan ince uzun bir adadır. Hiçbir zaman karşısındaki iki küçük liman gibi kent özellikleri taşımamış olan ada bu iki kenti perde gibi Akdeniz'e karşı korumaktadır ve daha çok denizcilerin sığınak yeri, gemi inşa ve onarım üssü olarak kullanılmıştır. Sadece Antalya'nın değil, tüm Akdeniz dünyasının en temiz denizine sahip olan Kekova ve çevresi bu temizliğini tartışmasız koruma altına alınmış olmasına borçludur. Bu çevrede bugün "Batık Kent" olarak adlandırılan adanın kuzeybatı kıyılarındaki kalıntılar en az İ.Ö. 5. yy.dan beri ticari ve askeri üs olarak kullanılmış olan Kekova'nın en renkli köşesini oluşturmaktadır. Tersane koyu ise hem yüzülebilecek bir yer, hem de Bizans Dönemine ait bazilika apsisi ile arkeolojik kalıntıların en yoğun olduğu alandır. Simena’ya (Kaleköy) karayolu bağlantısı olmayıp genellikle Üçağız’dan deniz yoluyla ulaşım sağlanabilmektedir. Kekova, koruma kapsamındaki yerleşimlerden biridir. Ada ile yerleşim arasında taş ocağı olarak kullanılan adacıklar görülmektedir. Sağlam kalesiyle eşsiz bir görünüme sahip olan Simena adından, ilk kez İ.S. 2. yy.da antik kaynaklarda bahsedilmektedir. Kalenin kuzeyinde kaya mezarlarında görülen Likya dilindeki yazıtlar, şehrin eskiliğini gösterirler. Likya Birlik kentlerinden biri olduğu ve bağımsızlığı bastığı sikkelerden anlaşılmaktadır. Kıyıdaki Likya tipi lahitler, mendirek ve yapı kalıntıları ile İmparator Vespasian'a ithaf edilmiş olan hamam, kaleden rahatlıkla izlenebilir. Kale içinde kayaya oyulmuş küçük bir tiyatro bölgenin en ilginç kalıntısıdır. Kalenin kuzeyinde ise oldukça geniş bir alana yayılmış olan mezarlık alanı uzanmaktadır. Teimiussa (Üçağız): Günümüz köy yerleşimi, Teimiussa olarak adlandırılan küçük bir Likya liman kenti üzerine oturmaktadır. Köye, Kaş veya Finike yönünden teknelerle ulaşılabilir. Yerleşim yeri, Kekova doğal ve arkeolojik sit kapsamında korunan yörelerden biridir. Likya yazıtlı mezarların bulunması en az İ.Ö. 4. yy. öncesi yerleşimine işaret eder. Teimiussa'da görülebilecek antik kalıntı olarak çok sayıda mezar ile kıyıdaki yol ve rıhtım sayılabilir. Saklıkent Kanyonu Bu doğa harikası kanyon Kaş'a yaklaşık 60 km mesafededir. 18 km uzunluğunda ve Milli Park statüsünde olup Türkiye’nin en uzun kanyonudur. Çok güçlü akan buz gibi akarsuyu ve kayalıklarıyla çok güzel bir yürüyüş parkurudur. Fethiye ve Kaş arasında doğal bir sınır oluşturan Karaçay’ın kaynağını bu sular oluşturur. Yürüyüş, Jeep Safari, rafting, trekking gibi aktiviteler yapılabilmektedir. Gezi sonrası buz gibi suyun içinde üşüdükten sonra ısınmak için dere kenarındaki ahşap balkonlarda, gözleme-ayran veya mangal-bira gibi seçenekler değerlendirilip yorgunluk atmak ve dinlenmek mümkündür. İslamlar Köyü Kaş'a sadece 30 km uzaklıktaki beyaz üzümleri ve alabalığı ile ünlü dağ köyünde, Türkler ve Rumlar uzun yıllar birlikte yaşamışlardır. Köyün Rumca eski ismi Bodamyadır; nehirler anlamına gelmektedir. Köy her yerinden akan dereleriyle yazın bunaltıcı sıcağında nefes aldıran bir vaha konumundadır. Köyde Rum'lardan kalma 300 yıllık bir su değirmeni bulunmaktadır. Pavruka diye bilinen çayın geçtiği bölgelerde Rumlar birçok su değirmeni kurmuştur. Köyün yakınındaki dağın yamacında kaya mezarları görülür. Göldağ Mevkiinde muazzam işlemeli kaya mezarları dikkat çeker. Köyde akarsu kenarına kurulmuş alabalık çiftlikleri ve birçok restoran vardır. Kalkan'a tepeden bakarken, yaz sıcağında serin bir yerde sabah kahvaltısı yapmak veya yemek molası vermek için harika bir alternatiftir. Kalkan Heredot tarafından, dünyada yıldızlara en yakın yer olarak tanımlanan Kalkan beldesi; tarih boyunca, Elmalı-Gömbe-Bezirgan yörelerinden gelen tarım ve orman ürünlerinin pazarlandığı ve yüklendiği güvenilir bir liman olarak önemini korumuş, ama 1970'li yıllardan sonra Antalya karayolunun açılmasıyla deniz ticareti son bulmuştur. Beyaz duvarlı evleriyle meşhur Kalkan, 1920'li yıllara kadar Kalamaki adıyla anılan eski bir Rum balıkçı köyüdür. O zamandan geriye kalan köyün kilisesi bugün cami olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda özellikle İngiliz turistler tarafından keşfedilmiştir. İngilizlerin başı çektiği yoğun bir yabancı nüfusu bugün Kalkan'a yerleşmiş durumdadır. Bu hızlı gelişmeye karşın, Kalkan'ın sırtını yasladığı dağlara doğru yayılan kentin eski dokusunun bulunduğu bölüm korunabilmiştir. İnanılmaz güzellikteki denizi, her türlü gezi teknesine demirleme olanağı veren yat limanı, her kesime yönelik küçük, sevimli, temiz konaklama tesisleri ve özellikle birkaç kilometre içinde ulaşılabilen dağ ve köy yaşamı, yörenin temel geçim kaynaklarından biri olan otantik zeytin sıkma ve zeytinyağı üretim tesisleri, Kalkan’ı görülmesi gereken yerler arasına sokmaktadır. Teraslar üzerine kurulu restoranları ile de Teras Cenneti olarak da adlandırılan Kalkan'da yemek yerken muhteşem bir deniz ve günbatımı manzarası sizlere eşlik eder. Dirgenler Köyü Kasaba Vadisinin içinde yer alan köy Kaş’tan 35 km uzaklıktadır. Adı dirgen kullanan ırgatlardan gelmektedir. Geçimini seracılık ile karşılayan köyde mermer ocakları ve mermer fabrikası da bulunmaktadır. Köy halkının misafirperverliği köyün tarihi ve doğal güzelliklerini bir kat daha arttırmaktadır. Justinyen sonrası yapılan 7 Bizans Kilisesinden biri olan ve kubbeli bazilika tipinin en güzel örneğini teşkil eden Şişima Klisesi ile Dirgenler Kalesi görülmeğe değer yerlerdendir. Patara Likya Birliği’nin başkentidir. Üç oya sahip olan Patara aynı zamanda meclis binasına da ev sahipliği yapmakta idi. MÖ 8. yüzyıla uzanan tarihiyle hububat deposu ve sevki açısından önemiyle Akdeniz'deki 3 limandan birisi olmuştur. Dünyanın en ünlü antik kenti olan Apollo Tapınağı burada yer alır. Patara, Xanthos Çayı'nın getirdiği alüvyonlar nedeniyle dolunca bugünkü halini almıştır. 18 km sahiliyle Akdeniz'in en uzun plajıdır. İncecik kumuyla ve Caretta Caretta'ların yumurtlama alanı olmasıyla yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini çekmektedir. Kaş'a 41 km mesafe uzaklığıyla, günübirlik gidilebilecek yerler arasında yer almaktadır. Meclis binası, deniz feneri ve tiyatro mutlaka görülmelidir....
Boruzan Restaurant

Derler ki: “Denizlerin Efendisi” Poseidon’un kimbilir kaç çocuğundan biri, Kyknos adinda bir kralmiş.Beyçayiri’nin kuzeyinde, Lapseki bölgesindeki Miletos kolonisi, Kolonai kentine hükmedermiş.Onun da Tenes adinda bir oğlu varmiş.Tenes’in anasi ölünce, babasi yeniden evlenmiş.Fakat üvey ana bu ya; Tenes’e bir iftira etmiş!Üstelik kendisine yalanci tanik olarak bir de “kavalci” bulmuş. Kral Kyknos bu iftiraya kanmiş ve oğlunu bir sandiğa koyarak denize attirmiş.Sandik yüze yüze gitmiş, Boğaz’dan geçerek Leukophrys Adasi’nin sahiline vurmuş.Tenes burada sandiktan çikmiş, adaya yerleşmiş ve ünlü coğrafyaci Strabon’a göre bazilarinin Kalydna dediği (Lekton denilen ve Edremit Körfezi’nin kuzey ucunu oluşturan Bababurun’un kuzeybatisindaki iki küçük adaya Kalydnai denilirmiş)Leukophrys Adasi’nin ismini, “Tenes’in Adasi” anlamina gelen Tenedos olarak değiştirmiş. Baba Kyknos’a gelince.. Bir süre sonra anlamiş oğlunun iftiraya uğradiğini.Binmiş gemiye, varmiş tenedos’a, (ki oğluyla barişsin).Oysa Tenes, babasinin gemisini sahile bağlayan ipleri keserek gemiyi açiğa attirmiş.Bununla da kalmamiş; iftiraya bir de “kavalci” ortak olduğundan, adasina bundan sonra kavalcilarin gelmesinide yasaklamiş... Heredot’a göre; eski adiyla Tenedos, şimdiki adiyla Bozcaada’nin bilinen ilk sakinleri Pelasg’lar (veya Pelazziler) imiş.Muhtemelen Ada’ya ‹İsa’dan ikibin yil önce yerleşmişler.O tarihlerden binbeşyüz yil kadar sonra ise, ‹İonya kentleri ve adalarin tümüyle birlikte Bozcaada da Perslerce tahrip edilmiş.Heredot diyor ki: “Pers donanmasi Miletos yakinlarinda kişladi, ikinci yil denize açildi ve anakaraya yakin olan Khios, Lesbos ve Tenedos adalarina kolayca baş eğdirdi.Barbarlar adalari aldiklari zaman halki ağ ile avlar gibi topluyorlardi.Ağ dedimse şöyle:Her biri yanindakinin elini tutuyor, adanin kuzey kiyisindan güney kiyisina kadar uzanan bir zincir meydana gelmiş oluyor, sonra bir baştan öbür başa yürüyor ve önlerine çikan insanlari, sürgün avindaki gibi topluyorlardi... İsa’dan önce 334 yili baharinda bati Anadolu’ya gelen büyük ‹iskender, Çanakkale Boğazi’ni geçip Anadolu’nun bu bölümüne ve Ege adalarina elkoymuş. ‹İsa’dan önce birinci yüzyilda Roma hakimiyetine giren Ada, 395 yilinda ‹İmparatorluğun ikiye bölünmesi üzerine tüm Çanakkale bölgesiyle birlikte Doğu Roma’nin yani Bizans’in elinde kalmiş... ‹İmparator Justinian (527-65) Bozcaada’ya büyük buğday ambarlari yaptirmiş ve “Bizans’in Kapisi” saydiği bu stratejik bölgede Ada’yi deniz üssü olarak kullanmiş. Emeviler, 674 ve 717 yillarinda giriştikleri ‹İstanbul kuşatmalari sirasinda Bozcaada’nin kiyiciğindan geçmişler ama pek dokunmamişlar.Ne var ki, 1203’de ‹İstanbul’un canina okuyan Haçli saldirilarinin tahribatindan Bozcaada’da nasibini almiş. Venedikliler’in Bizans’a karşi oynadiği bu oyunlardan sonra, bölgede Haçli ve Venedik hakimiyeti başlar.Onüçüncü yüzyil ortalarina doğru, Çanakkale ve diğer Ege adalari, haçlilar’in kurduğu Latin imparatorluğu idaresine girer.Aslinda hiçbir siyasi temele dayanmayan bu Latin idaresinde gerçek hakimiyet Venedik’tedir.Sonralari ‹İstanbul’dan ‹İtalya’ya uzanan denizyolu hegemonyasini tesis eden Venedik, bölgede olduğu gibi Bozcada’dan bir koloni kurar. Akdeniz’de ticari egemenlik kavgasi, Venedik-Ceneviz-Bizans mücadelesi olarak Bizans’in yikilişina kadar devam eder.Bu arada Bozcaada, onbeşinci yüzyilin ortalarina kadar bu üç devlet arasinda sik sik el değiştirir ve jeopolitik konumu sebebiyle, çeşitli antlaşmalarda hep pazarlik konusu edilir. Türklerin Bozcaada’yla ilk ilişkileri ondördüncü yüzyilin ilk yarisinda, Beylikler dönemindedir.1328-29 yillarinda Bozcaada, Aydinoğlu Umur Bey’in baskin yaptiği bir Bizans adasidir. Umur Bey’in sekiz gemiyle gerçekleştirdiği baskina Ada karşi koyamaz. 1403 yilinda Bozcaada’ya uğrayan ‹ispanyol seyyahi Clavio, Ada’da harap bir kale bulunduğunu yazar: “Ticaret maksadiyla gelen kendi gemilerini, korsan gemilerden korumak üzere Venedik ve Cenevizlilerin ortaklaşa yaptiklari kale”’nin kalintisidir bu.Anadolu kiyilarinin Türkler tarafindan fethi ve ‹İstanbul kuşatmasinin yaklaştiği dönemlerde ise, buralarda kalamayacaklarini anladiklarindan kaleyi yikarak Akdeniz’in güneyine çekilmeye karar vereceklerdir. Büyük Türk coğrafyacisi ve denizcisi Piri Reis (1470-1554) kendisinden 1600 yil önce yaşamiş meslekdaşi Amasyali Strabon’un “Aleksandreia Troas” adiyla bahsettiği “Eski ‹İstanbulluk’u ve Bozcaada’yi şöyle anlatiyor “Hilafet Merkezi olan ‹İstanbul’dan Akdeniz’e çikan kimseler bilmeliler ki, Akdeniz Boğazindaki Sultaniye ve Kilitbahir kalelerine Bozcaada’dan yakin ada yoktur... Adanin karşisinda, Anadolu kiyisinda Eski ‹İstanbulluk diye meşhur olan kefere arasinda Truva denen harap şehir mamur ve meskun iken Bozcaada’da kale yokmuş, ama gemilerin yatmasina elverişli bir limani varmiş.Eski ‹İstanbulluk da çok mamur imiş.Oraya Frenk gemileri ve tüccarlari gelip giderlermiş.Bunun için çoğu zaman korsan gemileri Ada’nin limanina saklanirlar, ticaret maksadiyla karşiya gelen gemilere saldirip mallarini yağma ederler ve birçoğunu öldürürlermiş. Bunun için Venedik ve Ceneviz kafirinin tüccarlari birleşerek Bozcaada’ya bir kale yaptirmişlar.Böylece ‹slamiyet galip geldikten sonra Eski ‹stanbulluk harab olmuş.Anadolu kiyilarinda şehir ve kaleler de fethedilince, Eski ‹stanbulluk’daki kafirler orada kalamayacaklarini anlayip Frencese memleketine gitmeye karar vermişler ve kaleyi yikmişlar.O tarihten bu zamana kadar Bozcaada kalesi harap kalmiş. Sultan Mehmed (Fatih) taht’a çikinca, ticaret gemilerimizin emniyetle sefer edebilmeleri için Bozcada’ya bir kale yapilmasini emretmişler.Eski kale yerine yenisi yapilmiş, böylece limana yabanci gemilerin girmesi önlenmiş.” Bozcaada 1455-56’da Fatih Sultan Mehmed’in Donanma komutani Hamza bey tarafindan Venedikliler’den alinmiş ve Ege’de Türklerin eline geçen ilk ada olmuştur. Bu arada, ‹İstanbul’un fethiyle Venedikliler’in Doğu ticaretleri aksadiğindan, kisa süre sonra ilk Osmanli- Venedik savaşlari (1463-1479) patlak vermiştir. Onalti yil süren bu savaşlarda Venedik zaman zaman çok sayida Avrupali devletle birleşerek bir ara Bozcaada’yi tekrar eline geçirmiş ve üs yapmiştir.1479’da Türklerin galibiyetiyle biten savaşlar sonunda Ada’ya Türk bayrağini çeken Gedik Ahmed Paşa adayi tahkim ederek kale’yi yeniden yaptirmiş ve Anadoli’dan ahali getirerek “her türlü vergiden muaf olmak kaydiyla” Bozcaada’ya yerleştirilmiştir. Bu devrede Bozcaada Gelibolu Sancağina bağlanarak Kaptanpaşa Eyaleti içindedir. Askeri garnizon yaninda küçük bir Hiristiyan cemaati vardir. Üçüncü Mehmed zamaninda (1595-1603) Bozcaada “Padişah haslari” arasindadir ve tapu tahrir defterlerinde, “242 Hiristiyan hanesi, 18 Müslüman hanesi mevcut olduğu” kayitlidir. Sultan ‹brahim devrinde (1640-1648) ‹stanbul’dan iskenderiye’ye giden bir Osmanli gemisi Malta korsanlarinin saldirisina uğrayinca, buna engel olmadiği, dolayisiyle Venedik Hükümetine savaş ilan eden Osmanli Devleti, Girit’in fethine karar verir. 1645 yilindan 1669 yilina kadar sürecek olan bu ikinci Osmanli-Venedik savaşlarinin ilk yillarinda Venedikliler, Türkler tarafindan muhasara edilen Girit’e ‹stanbul’dan yardim gitmesini önlemek için Çanakkale boğazina kadar ilerleyip, Boğaz önündeki adalari, bu arada Bozcaada’yi bir daha işgal ederler. Fakat kisa zamanda, Rumeli Beylerbeyi Küçük Hasan paşa komutasindaki Osmanli Donanmasi Venedikliler’i Ada’dan söküp atar.1656’da Venedikliler Bozcaada’yi bir daha işgal ederler. Sonunda, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa, Girit işini çözmek için önce Çanakkale Boğazini açmayi hedefler, mücadeleyi kararli bir biçimde sürdürür ve nihayet Venedikliler, Bozcaada’yi 1661 yilinda tahrip ederek çekilirler. Köprülü, bizzat Ada’ya gelir, gerekli onarimi sağlar ve kendi adiyla anilan bir de cami yaptirir. Sultan ‹İkinci Mustafa zamaninda Venedikliler’in, Osmanlilarin Avusturya ile savaş halinde olmalarindan yararlanarak, Çanakkale Boğazsina yüklenmeleri tekrar bir Osmanli-Venedik savaşina sebepolmuştur ki, 1697 yazindaki bu savaş Bozcaada Deniz Savaşi olarak bilinir. Kaptaniderya Mezomorto Hüseyin paşa komutasindaki Osmanli Donanmasi Venediklileri Mora’ya doğru kaçmaya mecbur birakir. 1768-1774 Osmanli-Rus savaşi sirasinda Çeşme’deki Türk Donanmasini yakan Ruslar bir ara Ege Denizine hakim olurlar ve Limni Adasi ile birlikte Bozcaada’yi da işgal ederler, fakat Cezayirli Gazi Hasan Paşa adalari geri alir. 1806-1812 Osmanli Rus savaşi sirasinda Bozcaada önlerine gelerek Boğaz’i kuşatan ve Seydi Ali Paşa’nin hücumundan sonra tutunamayan Rus donanmasi geri çekilir. Bundan sonra Sultan ikinci Mahmud devrinde (1808-1839) Bozcaada ve Kalesi yeniden onarilir. Bozcaada Muhafizliği ihdas edilir ve yöntemi “Paşa” ünvanli komutanlara verilir. Balkan savaşi sirasinda Yunanlilar, 1912 sonlarina doğru önce Gökçeada (‹İmroz), bir hafta sonra da Bozcaada’yi işgal ederler.Birinci ve ikinci Balkan savaşlari bittikten sonra 1913 yilinda Yunanlilar’la yapilan Atina Andlaşmasinda Osmanli Devleti, Avrupa devletlerinin Ege adalari hakkindaki kararini kabul etmez, bu konudaki müzakereler tamamlanamadan Birinci Dünya Savaşi çikar ve “Adalar sorunu” ancak Lozan Andlaşmasiyla çözümlenir.Bu süre içerisinde (1912-1923) Bozcaada ve ‹mroz (Gökçeada) Yunanlilar’in elinde kalir, Kurtuluş savaşi’na katilmadiklari gibi, üstelik Çanakkale Savaşlari sirasinda ‹İngiliz ve Fransiz’larca üs olarak kullanilirlar... Balkan Savaşi’ndan Lozan Barişi’na kadar çok sikintili ve karanlik günler geçiren Bozcaada, 20 Eylül 1923 Perşembe günü Hizir Reis Gambotu ile gelen Türk idareci ve emniyet kuvvetlerince devralinir. ...
Antiranik Ovagim

EFES ANTİK KENTİ İlk çağın en ünlü kentlerinden biri olan Efes, Küçük Menderes nehrinin deltası üzerinde kurulmuştur. O dönemdeki korunaklı limanı, İran’daki Susa’dan başlayan Kral Yolu’nun denize ulaştığı nokta olması kentin önemini arttırmıştır. Bir kent devletçiği iken Roma İmparatoru Augustus Dönemi’nde Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu M.Ö. 1.-2. y.y.’larda o dönem için çok fazla olan 200.000 kişiyi aşmıştır. M.Ö. 6. y.y.’da bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada yer almıştır. Ünlü bilge Heracleitos, rüya tabircisi Artemidorus, şair Callinos ve Hipponax, gramer bilgini Zenodotus, hekim Soranos ve Rufus Efesli’dirler. Kentteki en eski buluntular M.Ö. 6. bin yıla tarihlenen Çukuriçi Höyük’teki Neolitik Çağ kalıntılarıdır. Ayasuluk Tepesi’nde ise Eski Tunç Çağ’a tarihlenen bir Hitit Dönemi yerleşimi vardır. Burasının adı Hitit yazılı kaynaklarında Apasas olarak geçmektedir. Dilbilimcilere göre Efes kelimesi Apasas’dan türemiştir. Herodot’a göre M.Ö. 1. bin yıllarında kentte Anadolu’nun en eski halkı olmakla övünen Karyalılar ve Lelegler yaşarken, batıdan göçmenler gelir ve burada bir koloni kurarlar. Ana Tanrıça olarak büyük tapkı gören Kybele, kolonistlerin gelişiyle Efes Artemisi adını alır. Artemis adına yapılan tapınak daha o dönemde dünyanın yedi harikasından birisi sayılmıştır. Kent 7. y.y.’da Kimmerler’in, M.Ö. 560 yılında da Lydialılar’ın ve bundan az sonra Persler’in saldırılarına uğrar. Büyük İskender ile birlikte özgürlüğüne yeniden kavuşur. İskender’den sonra Lysimakhos’un egemenliğine girdiğinde, bu imparator bugün kalıntılarını gördüğümüz kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser. Kent deniz ve kara ticareti ile Roma Dönemi’nde Asya’nın en büyük ve zengin metropolü olur. Her taraf mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donanır. Tümüyle mermerden yapılmış ilk kenttir. M.Ö. 4.y.y.’da limanın dolması nedeniyle ticaret geriler. İmparator Hadrian limanı birkaç kez temizletir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolar. Efes denizden uzaklaşır. 7. y.y.’da Araplar bu kıyılara saldırır. Efes, savunması daha kolay olması sebebiyle Ayasuluk Tepesi’ne taşınır. 13. y.y.’da Türkler buraya geldiklerinde Efes’te küçük bir köy bulurlar. Burasını yeniden imar ederek kentin her tarafını bu kez cami, han, hamam gibi Türklere özgü yapılarla donatırlar. Günümüzde kentin iki girişi vardır. Kolay bir gezi için Meryemana Evi yolu üzerindeki “Magnesia Kapısı”ndan (Üst Kapı) kente girilmelidir. “Doğu Gymnasiumu” Panayır Dağı eteğindeki Magnesia Kapısı’nın hemen yanı başındadır. Üst kapıdan girildiğinde ilk anıtsal yapı “Odeion” ve hemen bitişiğindeki “Varius Hamamları”dır. Efes’in iki meclisli bir yönetimi vardır. Bunlardan ilki olan Danışma Meclisi toplantılarını burada yapardı. Bu nedenle yapı “Bouleterion” olarak da adlandırılır. Odeion’un önünde ticaret işlerinin görüldüğü bir yer (Borsa) olarak inşa edilen, “Bazilika” vardır. Bunun yanındaki kalın sütunları bulunan yapı “Prytaneion (Belediye Sarayı)”dur. Prytan kentin belediye başkanı gibi görev yapardı. En büyük görevi yapının içindeki hiç durmadan yüzlerce yıl yanmakta olan ocağın sönmemesini sağlamaktı. Kent Tanrıçası Hestia adına bunu üstlenmişti. Efes Müzesi’nde sergilenen Artemis heykelleri Prytaneion kazısında bulunmuştur. Odeion’un önündeki meydan kentin “Devlet Agorası (Yukarı Agora)”dır. Tam ortasında Mısır tanrıları Tapınağı (İsis) bulunuyordu. M.S. 80 yılında Laecanus Bassus tarafında yaptırılan Anıtsal Çeşme, Devlet Agorası’nın güneybatı köşesinde yer alır. Buradan “Domitian Meydanı”na ve bu meydan etrafında kümelenmiş olan “Pollio Çeşmesi”, “Domitian Tapınağı”, “Memmius Anıtı” ve “Herakles Kapısı” gibi yapılara ulaşılır. Ünlü “Kuretler Caddesi”, Yukarı Agora’dan batıya doğru uzanmaktadır. Caddeden batıya doğru ilerlendiğinde, ilgi çeken yapılar sırasıyla “Trajan Çeşmesi”, zarif ön cephesiyle “Hadrian Tapınağı” ve “Skolasticia Hamamları”dır. Hadrian Tapınağı’nın hemen yanında “Aşk Evi” ve “Latrina (Tuvaletler)” vardır. Caddenin sol tarafındaki yamaçlarda ise “Yamaç Evleri” bulunmaktadır. Peristilli ev tipinin en güzelleri olan bu evler günümüzdeki modern evlerin konforunda idi. Hepsinde duvarlar fresklerle, taban ise mozaiklerle kaplıdır. Gene hepsinde kalorifer sistemi ve hamam bulunmaktadır. Efes yamaç evleri arkeoloji literatüründe belli başlı ayrı bir konu olup mutlaka gezilmesi gerekir. Caddenin sonunda ise Roma dönemi yapılarının en güzellerinden birisi olan “Celsus Kütüphanesi” bulunmaktadır. M.S. 106 yılında Efes valisi olan Celsus ölünce, oğlu kütüphaneyi babasının adına mezar anıtı olarak yaptırmıştır. Celsus’un lahdi kütüphanenin batı duvarı altındadır. Efes’in en ilginç yapılarından biri olan “Serapis Tapınağı”, Celsus Kütüphanesi’nin hemen arkasındadır. Celsus Kütüphanesi’nin yanındaki “Mazeus Mithridates Kapısı”ndan “Ticaret Agorası (Aşağı Agora)”na geçilir. Aşağı Agora “Mermer Cadde”nin başlangıç noktasıdır. Caddenin sonunda dünyanın en büyük tiyatrosu olan, 24.000 kişi kapasiteli “Büyük Tiyatro”, St. Paul’ün vaazlarına mekan olmuştur. Tiyatro yaz ve sonbahar ayları boyunca her türlü kültür ve müzik etkinliklerine açıktır. Büyük Tiyatro’nun hemen köşesinde, Efes’in en küçük yapısı olan “Hellenistik Çeşme” yer alır. Bir hamamı da olan karşıdaki “Tiyatro Gymnasiumu” M.S. 2. y.y.’da inşa edilmiştir. Büyük Tiyatro’dan, bugün tamamen dolmuş olan “Antik Liman”a uzanan, iki yanı sütunlu ve mermer döşeli “Liman Caddesi (Arcadiane Caddesi)”, Efes’in en uzun caddesidir. Her birinde havarilerden birinin heykeli olan dört sütunlu “Dört Havari Anıtı” caddenin hemen hemen ortasındadır. Bu caddenin bitiminde, Antik Liman’a yakın yapılmış olan “Liman Gymnasiumu ve Hamamları” yer almaktadır. Bu yapı kompleksinin kuzeyinde ise 431 Konsül Toplantısı’nın yapıldığı yer olan “Meryem Kilisesi (Konsül Kilisesi)” bulunmaktadır. “Vedius Gymnasiumu” kentin kuzey ucunda, Bizans Dönemi surlarının hemen yanında yer almaktadır. Bunun hemen yanında, İmparator Neron zamanında inşa edilmiş, at nalı biçimli “Stadium” vardır. MERYEM ANA EVİ St. John İncili’ne göre, İsa ölmeden önce, “Kadın, işte oğlun” diyerek St. John’ı ve St. John’a da “İşte anan” diyerek Meryemana’yı göstermiştir. İsa’nın ölümünden 4 ya da 6 yıl sonra St. John’ın Meryemana’yı beraberinde Efes’e getirdiği, kısa bir süre Konsül Kilisesi’nin (Meryem Kilisesi) bugün bir bölümünün altında kalan bir yapıda konakladıkları, 431 yılı notlarında belirtilmektedir. Daha sonra St. John, Meryemana’yı önceden hazırlattığı Bülbül Dağı’ndaki eve götürmüştür. Meryemana’nın hayatının son günlerini geçirdiği evin yeri zaman içinde unutulmuş ve bir harabe haline gelmiştir. Buna karşın Orta Çağ’dan az sonra evin bulunduğu yer sık sık gündeme gelmiş fakat tartışmalarda bir sonuca varılamamıştır. 1878 yılında Clementi Brentado tarafından “Meryemana’nın Hayatı” adı altında Fransızca olarak yayınlanan, Alman Katherina Emmerich’in açıklamaları evin yeri konusunda yeni bir canlılık getirir. 1891 yılında İzmir Koleji müdürü olan Lazarist rahip Eugene Poulin, bu dindar rahibin anlattıklarının ne derece doğru olduğunu anlamak amacıyla rahip Yung başkanlığında bir grubu araştırmakla görevlendirdi. Grup Efes’in güneyindeki dağlarda uzun süre dolaşarak araştırma yaptı. Sonunda Meryemana Evi olarak bilinen Panaya Kapulu’daki evi buldular. Hayatı boyunca hiç bir zaman bulunduğu kentten ayrılmamış olan Katherina Emmerich’in (1774-1824) açıklamalarıyla anlattığı yer Panaya Kapulu’na aynen uyuyordu. Eugene Poulin, bu olaydan sonra, yeri hızla tanıtmak amacını güderek bir dizi eser yayınladı. Olay bütün dünyanın dikkatini çekmiştir. Gelen din araştırmacılarının çoğu bu görüşü benimsediler. İzmir Başpiskoposu Monsenyör Timoni, konuyu araştırdıktan sonra 1892 yılında, burada din törenlerinin yapılmasına izin verdi. Papa 23. Jean 1961 yılında Meryemana Evi üzerine az çok yapılmakta olan tartışmaları durdurdu ve burasını kesin olarak Hac Yeri ilan etti. 1967 yılında Papa 6. Paul ve 1979 yılında Papa 2. Jean Paul, Meryemana Evi’ni gezerek buraya verdikleri önemi belirttiler. Sarnıçtan sonra devam eden yolun sonunda, haç planlı ve kubbeli küçük bir kilise vardır. Meryemana’nın evi olarak bilinen yapı budur. 6. - 7. y.y.’a tarihlenen yapı temel seviyesinin biraz üzerine kadar yıkılmış durumda bulunmuş, sonradan onarılarak bugünkü görünümü verilmiştir. Antik duvarların yenilerden ayırt edilmesi için ikisi arasına kırmızı renk boya ile bir çizgi çekilmiştir. İki tarafında kapı benzeri nişler bulunan kemerli girişten sonra tonozlu sahanlığa geçilir. Apsisteki Meryemana heykeli yüzyıl kadar önce buraya konmuştur. Önünde gri rengiyle taban mermerlerinden ayırt edilen kısım, ocağın bulunduğu yer olarak saptanmıştır. Kazılar sırasında burada bulunan kömürler ve ev temellerinin bir bölümü 1. y.y.’a tarihlenmiştir. Meryemana, Müslümanlarca da kutsal sayıldığı için bu odada namaz kılınır. Duvarlarda görülen yazılar, Kuran’da geçen Meryemana ile ilgili surelerin tercümeleridir. Bir dolap içinde de isteyenlerin sureleri daha etraflı okuyabilmeleri için çeşitli dillerde Kuran’lar bulunmaktadır. ARTEMİS TAPINAĞI Selçuk-Kuşadası yolunun başlangıcındadır. DÜNYANIN YEDİ HARİKASINDAN BİRİ OLAN ARTEMİS TAPINAĞI, M.Ö. 334-250 yılları arasında ününü dünyaya duyurmuştur. Yağma, deprem, yangın gibi nedenlerle yedi defa yıkılıp yapılmıştır. İon tarzı büyük sütunlarla çevriliyken bu gün sunak yerinden başka bir şey kalmamıştır. Tapınak dünyanın mermerden yapılmış ilk ve büyük yapısıydı. Kalıntıların bir kısmı Londra’daki British Museum’dadır. Şimdiki tapınak Hellenistik Dönem’e aittir.Tek tanrılı dinlerin insanları gibi tapınan Efesliler Artemis’in bünyesinde pek çok tanrının gücünün birleştiğine inanıyorlardı. 105x55 m. alanda yüksekliği 17,65 m. olan tapınak 127 sütunludur. Sunak yerine 13 basamakla çıkılmaktadır. Tapınaktaki heykeller, yarışmalarda seçilerek konulmuştur. Cephedeki 36 sütun Lydia Kralı Kroisos tarafından hediye edilmiştir. Tapınağın yönetiminden bir kaç rahip sorumluydu. Bu rahiplerin ve Megabysos denilen baş rahibin erkeklik organları kesilmişti. Megabysos olmak çok onur verici bir görevdi. Bunların yardımcıları bakirelerdi. Artemis’e hizmet veren bir diğer rahip sınıfı da ‘Kuretler’dir. Mitolojiye göre Kuretler, Zeus’a yakınlığı olan yarı tanrılardır. Zeus, Dionysos’u bacağından doğurduğu zaman Hera’nın duymaması için nasıl Kuretler yanında bulunup gürültü ettilerse; Leto Artemis’i doğururken de bunlar yanında bulunup gürültü etmişlerdir. Artemis Tapınağı’nın ilginç özelliklerinden biri ise, bir banka gibi görev yapmasıydı. Tapınağa armağan edilen ya da emanet olarak bırakılan değerli eşyaları kabul etme, tapınak bütçesinden kredi açma gibi görevleri Baş Rahip Megabysos üstlenmişti. Yandaki resimde tapınağın eski halinin güzel bir çizimini görebilirsiniz. Daha büyük görmek için üzerine tıklayabilirsiniz. Artemis Tapınağı’nın birtakım ayrıcalıkları vardı. Bunlardan en önemlisi, tapınağa sığınıldığında, burada kaldığı sürece dokunulmazlık hakkının tanınmasıydı. Bu durum pek çok suçlunun tapınakta toplanmasına neden olmuştur. Artemis inancının, Artemis Tapınağı ve dinsel aşama düzeninin arı çevresinde kurulduğunu ileri sürenler vardır. Arı, Efes’in simgesidir. Efes sikkeleri ve heykelleri üzerinde çok yaygın olarak kullanılır. ST.JOHN KİLİSESİ St. John Kilisesi, Selçuk Kalesi’nin bulunduğu tepenin güney eteğindedir. Bu yapı Efes’teki Bizans Dönemi yapılarının en görkemlisidir. Tarihçi Eusebios, Hıristiyanlığı yaymaya çalışan havarilerin M.S. 37-42 yıllarında Kudüs’ten kovulduklarını, St. John’ın Anadolu’ya geçerek burada çalışmalarını sürdürdüğünü kaydeder. Böylelikle bu yıllarda St. John’ın kendisine İsa tarafından emanet edilen Meryemana ile birlikte Efes’te olduğunu anlıyoruz. St. Paul’ün öldürülmesinden sonra St. John, Efes Kilisesi’ne bağlı kiliselerin başına geçerek İncil’ini burada yazar. Ölümünden sonra da vasiyeti üzerine bugün de kendi adıyla anılan kilisedeki yerine gömülür. Hıristiyanlığın Efes’te güç kazandığı M.S. 4. y.y.’da mezarı üzerine ahşap çatılı bir Bazilika yapılır. Bizans imparatoru Justinien (M.S. 527-565) Dönemi’nde ise bugün kalıntılarını gördüğümüz kilise yapılır. Haç planlı yapı avlu, narteks ve 5 nefli ana kısımdan oluşmaktadır. St. John'un mezarı, en ortadaki kubbeli böülümün altındadır. Mezardaki bir delikten çıkan kutsal tozun iyileştirici özelliği olduğuna inanılıyordu. 7. - 8. y.y.’da Efes, Arap akınlarıyla karşı karşıya kaldığı zaman kilisenin çevresine sur duvarları yapılmış ve bulunduğu yer tepe üzerindeki kaleye bağlanarak, buraya bir dış kale görünümü verilmiştir.14. y.y.’da kilisenin yakınına yapılan ünlü İsa Bey Camisi’nden sonra çok daha önem kazanan bu bölge, günümüzde yapılan kazı ve restorasyon çalışmalarıyla her gün binlerce ziyaretçinin uğrak yeri olmuştur. AYASULUK KALESİ Kale, Bizans çağında yapılmış olmasına rağmen görünen kalıntıların büyük bir çoğunluğu Selçuk ve Osmanlı çağlarına aittir. Biri güney, diğeri de batıya açılan iki giriş kapısından, batıdaki daha anıtsal bir yapıya sahiptir. Onbeş burçla tahkim edilmiş surların büyük bir kısmı restore edilmiştir.Rivayete göre St. John (Fransızca St. Jean), İncil'ini bu kalede yazmıştır. Ayasuluk Tepesi Erken Hıristiyan, Bizans ve Selçuklu devirleri boyunca iyi tahkim edilmiş bu kale ile savunulmuştur. Halen ayakta duran sur, Erken Hıristiyanlık Devri’nde inşa edilmiş olup sonradan Selçuklular zamanında büyük bir restorasyona uğramıştır. Kale duvarındaki ana giriş kapısı Roma yapılarından alınmış taşlarla M.S. 6. y.y.’da yapılmıştır. Kalenin içinde küçük bir şapel ve sarnıçlar vardır. Eski bir Bizans kilisesi olan bu yapının da sonradan su sarnıcı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. İSABEY CAMİİ İsabey Camisi, Efes kentinden gelip geçen uygarlıkların bıraktığı anıtsal eserlerderden sonuncusudur. Bu büyük cami, Ayasuluk kalesi ile St. John Kilisesinin bulunduğu tepenin batı yamaçlarında inşa edilmiştir. İsabey camisinin daha önceki devirlerde büyük halk topluluklarını çeken diğer hıristiyan ve putperest tapınaklarının arasında inşa edilmesi ilginçtir. Topografik durum nedeniyle kuzey ve doğu cepheleri, tepenin eteklerine oturtulmuştur. Bu yüzden de azamet ve ihtişamı daha ziyade batıya bakan ön cephesindedir. Bina 51x57 metre ebadında dörtgene yakın bir saha kaplar. Batıya açılan muhteşem kapısı stalaktitlerle süslü olup üst kısmında ithaf kitabesi yer almaktadır. Bu kitabede aynen şöyle yazılıdır : "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla bu mübarek caminin inşa edilmesini büyük sultan, Millet fertlerinin maliki, İslamın ve Müslümanların sultanı, Devletin, dinin ve dünyanın medarı iftiharı Aydınoğlu Mehmet oğlu İsa emretti. Tanrı mülkününü ebedi kılsın. Ali İbni Dımışki yaptı ve bunu Şevval ayının 9'unda ve 776 senesinde yazdı." Arapça yazılmış kitabeden de anlaşılacağı gibi bu bina, 1375 yılında Mehmet Bey'in oğlu İsa Bey tarafından mimar Şamlı oğlu Ali'ye inşa ettirilmiştir. Görkemli kapıdan girilen avlu, üç taraftan revaklarla çevrili ve ortasında bir şadırvan vardır. Buraya açılan iki kapı daha mevcuttur. Revakların ahşap bir çatıyla örtülü olduğu tahmin edilmektedir. Caminin doğu ve batı kısımlarına rastlayan giriş kapıları yanında tuğladan yapılmış iki minare vardır. Bunlardan batı tarafındaki halen kısmen ayakta ve tuğlaları firuze renginde sırla kaplıdır. Doğudaki duvar ise tamamen yıkılmış bulunmaktadır. Avludan esas cami kısmına üç kemerli bir kapı vasıtası ile geçilir. Bu kısmın 4 granit sütun üzerine oturtulmuş iki kubbesi vardır. Mihrap üzerine rastlayan kubbenin pandantifleri çini levhalarla süslenmiştir. dört sütun başlığından üç tanesi stelaktitli Türk stilinde, bir tanesi ise Roma devrinden kalma kompozit stildedir. Kemerlerin sütunlara bastığı yerde yastıklar üzerinde ayetler yazılmıştır. Mihrap, büyük olasılıkla mermer plakalarla dekoratif bir şekilde süslenmişti. Ancak caminin Kervansaray olarak kullanıldığı devirlerde buradan bir kapı açılarak bu kısmın güzelliği bozulmuş ve mermerleri alınmıştır. Binanın en itinalı korunan batı cephesi özellikle Konya'daki Selçuk eserlerinden örnek alınarak inşa edilmiş ve asimetrik bir görünüşe sahiptir. Kapının üstündeki aplike mermer plakalar yer sarsıntılarından düşmüş olmalıdır. Yere düşmüş parçalardan anlaşıldığı üzere, kapının üst köşelerinde stilize edilmiş zambak şeklinde akroterler bulunmaktaydı. Sol taraftaki pencerelerin üstleri stelaktik diziler ve hadisler ile dekore edilmiştir. Sağ taraftakiler ise birbirlerinden farklı şekil ve tarzlarda süslenmiş, alt sıra pencerelerinde renkli anahtar taşları kullanılmıştır. Caminin yapısında açıkça görüleceği gibi birçok mimari parçalar ve özeliikle sütunlar Efes harabelerinden getirilmiştir. Bu cami, Türk mimarisinde ilk defa ikinci cemaat mahalline sahip olması yönünden ve Selçuk-Osmanlı mimarisi arasında bir geçiş teşkil ettiğinden dolayı Sanat Tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. YEDİ UYUYANLAR MAĞARASI Vedius Gymnasiumu yanından doğuya doğru dönen asfalt yol, Yedi Uyuyanlar Mağarası’na ulaşır. İmparatorluk içindeki Hıristiyanların, Roma Devleti ile anlaşmazlığa düştükleri en önemli konu, İmparator Kültü’dür. Bu kült gereği Hıristiyanlar, İmparator Tapınağı’na kurban sunma görevini yerine getirmeyince, devlet tarafından imparator düşmanı sayıldılar. Bunlar devlet düşmanları gibi işlem gördüler. İmparator Decius zamanında yaşayan yedi Hıristiyan genç, İmparator Tapınağı’nda yapılması gereken kurban sunma işlemini yerine getirmek istemedikleri için, kentten kaçıp buradaki bir mağaraya saklanIRlar. Yedi genç bir süre sonra uykuya dalarlar. Uyandıktan sonra yiyecek almak için kente gittiklerinde, yalnız bir gece değil 200 yıl uyudukları ve Roma İmparatorluğu’nun her yanında Hıristiyanlığın yaygınlaştığını öğrenirler. Durumu haber alan imparator Theodosius II, bunu ‘Resurrection’ yani ölümden sonra insan ruhunun yeniden dünyaya geleceği inanışının bir göstergesi olarak kabul eder. O dönemde bu konunun tartışması kiliselerde yapılmıştır. Yedi genç öldükten sonra büyük bir cenaze töreni yapılır ve gömüldükleri mağaranın üzerine bir kilise inşa edilir.1927-28 yıllarında burada yapılan kazılarda, bir kilise ile yüzlerce mezar bulunmuştur. Mezarlarda ve kilisenin duvarlarında kutsal kabul edilen Yedi Uyuyanlar’a hitaben yazılmış yazıtlar vardır. Yedi Uyuyanlar’a mümkün olduğu kadar yakın gömülme arzusu, yüzyıllar boyunca sürmüştür. Azize Maria Magdalene de burada gömülüdür. BELEVİ MAUSEEUM İzmir yolu üzerinde Selçuk’tan 13 km. uzaklıktaki yol kavşağının doğusunda, Belevi beldesinde bulunan bu anıt, dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Mausoleumu’ndan sonra Anadolu’nun en büyük ve en yüksek mezar anıtıdır. Belevi Anıtı’nın bulunan parçalara göre 11.37 m. yüksekliğinde olduğu saptanan podium kısmı, yerli bir kayanın dört bir yanının güzel işlenmiş bloklarla kaplanmasından oluşmuştur. Kaya kütlesinin güneyi, içeriye doğru bir mezar odası halinde oyulmuş ve buraya halen Efes Müzesi’nde korunan lahit yerleştirilmişti. Podium üzerinde, her dört yüzünde sekizer sütunu olan Dor düzeninde bir peristasis yer alıyordu. Bulunan parçalara göre ikinci katın korniş düzeyine değin yüksekliği 11.32 metredir. Anıtın toplam yüksekliği, çatı olmaksızın yaklaşık 23 m. olup, çatının ne şekilde bittiği konusunda bilgi verecek parçalar bulunamamıştır. Hellenistik Çağ’a tarihlenmektedir. Ayrıca M.Ö. 246’da Efes’te ölen Seleukos kralı Antiokhos II’nin mezarı olduğu da ileri sürülür.Belevi Beldesi sınırları içerisinde, kuzeybatıda bulunan yüksek dağlar üzerindeki kale ise Keçi Kalesi olup görünüşü ile insanın tüylerini ürpertir....